Kendimize Yetişemediğimiz Bir Çağda Yaşıyoruz
Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren yetişmemiz gereken bir şeyler var. İşe yetişmek, okula yetişmek, bir mesajı cevaplamak, yapılacakları tamamlamak, kendimize zaman ayırmak, sağlıklı beslenmek, spor yapmak, sosyalleşmek…
Bir de bütün bunları yaparken iyi hissetmemiz bekleniyor.
Gün içinde ne kadar çok şey yaparsak o kadar başarılı olduğumuzu düşünmeye başlayabiliyoruz. Boş kaldığımızda ise dinlenmek yerine aklımızdan “Bugün ne yaptım ki?” düşüncesi geçebiliyor. Sanki yalnızca ürettiğimiz, çalıştığımız veya bir şeyleri başardığımız zaman değerliymişiz gibi.
Belki de modern hayatın en yorucu taraflarından biri bu: Kendimize yetişmeye çalışmak.
Her gün biraz daha iyi olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Daha başarılı, daha bilgili, daha fit, daha düzenli, daha sosyal, daha bakımlı… Kendimizi geliştirmek elbette kötü bir şey değil. Aksine, gelişmek ve yeni şeyler öğrenmek hayatın önemli bir parçası. Fakat kendimizi geliştirmek ile kendimizi sürekli yetersiz görmek arasında önemli bir fark var.
Bazen hedeflerimizi kendimiz için değil, yeterli olduğumuzu kanıtlamak için koyuyoruz.
Bir sınavı geçince rahatlayacağımızı düşünüyoruz. Daha iyi bir işe girince kendimizi başarılı hissedeceğimizi sanıyoruz. Biraz daha para kazanınca, biraz daha güzel görününce, daha çok insan tarafından sevildiğimizde kendimizi yeterli hissedeceğimizi düşünüyoruz.
Fakat hedef gerçekleştiğinde bu his çoğu zaman uzun sürmüyor.
Çünkü bu kez başka bir hedef ortaya çıkıyor.
Daha iyisi.
Daha fazlası.
Bir sonraki adım.
Böylece hayatımız sürekli tamamlanmayı bekleyen bir listeye dönüşebiliyor.
Sosyal medya da bu döngünün içinde önemli bir yere sahip. Gün boyunca birçok insanın hayatından küçük parçalar görüyoruz. Tatile gidenleri, yeni işe başlayanları, mezun olanları, evlenenleri, spor yapanları, yeni yerler keşfedenleri…
Bunların hepsi başkalarının hayatından seçilmiş görüntüler. Fakat biz çoğu zaman kendi hayatımızın tamamını, başkasının hayatının görünen kısmıyla karşılaştırıyoruz.
Sonra kendi hayatımıza bakıp geride kaldığımızı hissedebiliyoruz.
“Ben ne zaman bunları yapacağım?”
“Ben neden hâlâ istediğim yerde değilim?”
“Yaşıtlarım ilerliyor, ben yerimde sayıyorum.”
Bu düşünceler zamanla kişinin kendisine bakışını da etkileyebilir. Başarılarımızı görmek yerine eksiklerimize odaklanmaya başlayabiliriz. Yaptıklarımız yeterli gelmez, çünkü zihnimiz sıradaki eksik olanı bulmaya devam eder.
Bunun sonucunda dinlenmek bile zorlaşabilir.
Çünkü dinlenirken bile başka bir şey yapmamız gerektiğini düşünürüz. Bir film izlerken kitap okumadığımız için, hafta sonu evde kalırken dışarı çıkmadığımız için, hiçbir şey yapmadığımız bir günde günümüzü verimli geçirmediğimiz için kendimizi suçlayabiliriz.
Oysa insanın her anını verimli geçirmek zorunda olması mümkün değil.
Bazı günler sadece dinlenmek için vardır.
Bazı günler hiçbir şey yapmak istemeyebiliriz. Bazı planları erteleyebilir, bazı hedeflere düşündüğümüz kadar hızlı ulaşamayabiliriz. Bunların hiçbiri tek başına başarısız olduğumuzu göstermez.
Kendimize bunu hatırlatmak önemli.
Çünkü değerimizi yalnızca yaptıklarımız üzerinden belirlediğimizde, yapamadığımız her şey bize kendimizle ilgili olumsuz bir mesaj vermeye başlar.
“Başaramadım” zamanla “Başarısızım”a dönüşebilir.
“Bugün verimli değildim” düşüncesi, “Ben tembelim” düşüncesine dönüşebilir.
Oysa davranışlarımızla kim olduğumuz aynı şey değildir.
Bir gün istediğimiz kadar çalışmamış olabiliriz. Bir sınavdan beklediğimiz sonucu alamamış olabiliriz. Bir iş başvurumuz kabul edilmemiş olabilir. Bir planımız gerçekleşmemiş olabilir. Bunlar hayatımızın birer parçasıdır; tamamı değildir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru “Daha ne yapabilirim?”den önce “Şu an benden gerçekten ne bekleniyor?” olmalı.
Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha çok çabalamak değil, kendimize biraz alan açmaktır.
Eylül ayı bunun için güzel bir hatırlatma olabilir. Yazın ardından yeniden başlayan okul ve iş temposu, yeni hedefler ve yeni planlar hayatımıza girerken kendimize büyük listeler hazırlamak yerine kendimizi de bu listenin içinde düşünmek mümkün.
Bu dönem spora başlayabilirsin, yeni bir eğitim alabilirsin, bir sınava hazırlanabilirsin, yeni bir iş için adım atabilirsin. Ama bütün bunları yaparken kendine sürekli “Daha fazlasını yapmalıyım” demek zorunda değilsin.
Gelişmek, kendinden memnun olmamak anlamına gelmez.
Bir şeyleri değiştirmek istemek, olduğun halini değersiz görmek anlamına gelmez.
Hayatımız boyunca aynı hızda ilerlemek zorunda değiliz. Herkesin zamanı, şartları ve yolu farklı. Bazı dönemlerde çok ilerleriz, bazı dönemlerde ise sadece bulunduğumuz yerde kalıp nefes almaya ihtiyaç duyarız.
Belki de kendimize yetişmeye çalışmak yerine, zaman zaman durup nerede olduğumuza bakmamız gerekiyor.
Neleri atlattık?
Neleri öğrendik?
Neleri başardık?
Neleri artık istemiyoruz?
Bunları fark etmek de bir ilerlemedir.
Çünkü hayat yalnızca varılacak yerlerden oluşmuyor. Arada geçen zamanı da yaşamak gerekiyor.
Belki bu Eylül kendimize yeni bir hedef koymadan önce küçük bir değişiklik yapabiliriz: Kendimizi sürekli daha iyi bir hale getirmeye çalışmak yerine, olduğumuz halimize de biraz daha anlayış gösterebiliriz.
Her şeyi aynı anda yapmak zorunda değiliz.
Herkese yetişmek zorunda değiliz.
Her zaman güçlü olmak zorunda değiliz.
Ve belki de en önemlisi, kendimize yetişmek zorunda hiç değiliz.
Bazen olduğumuz yerde durmak, nefes almak ve “Şu an elimden gelen bu kadar” diyebilmek de hayatın bir parçasıdır.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, ulaşacağı bütün hedeflerden daha uzun sürer.
Bu yüzden kendimize yalnızca ne kadar ilerlediğimizi değil, bu yolda kendimize nasıl davrandığımızı da sormamız gerekir.
Belki asıl mesele daha hızlı gitmek değil; giderken kendimizi geride bırakmamaktır.


