Pazartesi, Eylül 7, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İnsan Kendine Ne Zaman Ev Olur?

İnsan bazı evlerde yıllarca yaşar ama hiçbir zaman tam olarak yerleşmez. Duvarlara bir şey asmaz, çekmeceleri doldurmaz, eşyaların yerini geçici tutar. Sanki birazdan gidecekmiş gibi yaşar. İnsan kendi hayatında da böyle yaşayabilir.

Kendi bedeninde, kendi adıyla kurulmuş bir yaşamın içinde, yıllardır kendisiyle birlikte olduğu hâlde kendine tam olarak yerleşmeden. Çünkü insanın kendine ait olması, yalnızca kendi kararlarını vermesiyle başlamıyor. Kendine ait olmak; neyi sevdiğini, neye tahammül edemediğini, neyin canını acıttığını, neyin karşısında sustuğunu ve hangi odalarda kendisini küçülttüğünü görebilmeyi de gerektiriyor.

Çocukken içine doğduğumuz ilk ev yalnızca duvarlardan oluşmaz. Bize nasıl bakıldığı, hangi duygularımıza yer açıldığı, hangilerinin fazla bulunduğu, ne yaptığımızda sevildiğimiz, ne yaptığımızda ortamın havasının değiştiği de o evin mimarisine dahildir.

Sonra büyürüz. Ama o mimarinin bazı parçalarını yanımızda taşırız. Bir evden çıkarken koltuğu, masayı, yatağı geride bırakabiliriz; kendimiz hakkında öğrendiğimiz cümleleri ise çoğu zaman valize koyduğumuzu fark etmeyiz.

“Güçlü olmalıyım.”

“Kimseyi üzmemeliyim.”

“Sevilmek için anlaşılır olmalıyım.”

“Fazla istememeliyim.”

“Kontrolü kaybetmemeliyim.”

Bir süre sonra bunlar düşünce olmaktan çıkar, yaşama biçimine dönüşür. İnsan evini kendi zevkine göre döşediğini sanırken yıllar önce seçilmiş mobilyaların arasında yaşamaya devam eder.

Tam da burada kendini fark etmek, yalnızca “Ben kimim?” sorusuna cevap aramak değildir. Daha zor bir soruyu da beraberinde getirir:

Bende bana ait sandığım şeylerin ne kadarı gerçekten benim?

Psikolojide kendilik üzerine düşünürken insanı çevresinden bağımsız, tamamlanmış bir yapı olarak ele almak güçtür. Kim olduğumuzu ilişkilerin içinde öğreniriz. Birinin bakışında değerli, başka birinin yanında yetersiz, bir başka ilişkide güçlü hissedebiliriz. Bu, sahte olduğumuz anlamına gelmez. Kendilik tek bir odadan oluşmaz.

Fakat sorun, hayatımızın bütün odalarını başkalarının bakışına göre düzenlemeye başladığımızda ortaya çıkar. Bazı insanlar girdikleri her ilişkide evin mobilyalarını yeniden taşır. Karşısındaki rahat etsin diye sesini kısar, beklentilerini küçültür, öfkesini başka bir odaya kaldırır, kırgınlığının üzerini örter. Dışarıdan bakıldığında her şey düzenlidir. Ama içeride yaşayan kişi giderek görünmez olur.

İnsanın kendine yabancılaşması her zaman dramatik bir kopuşla gerçekleşmez. Sessiz de olabilir. Bir gün “Ben bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunun cevabını bulamamak gibi. Bir ilişkide ne hissettiğinden önce karşı tarafın ne hissettiğini düşünmek gibi. Bir karar verirken kendi arzusundan önce kimin hayal kırıklığına uğrayacağını hesaplamak gibi. Ya da hayatı dışarıdan bakıldığında oldukça “yerli yerinde” olduğu hâlde, içinde tarif edemediği bir eğretilik taşımak gibi. Sanki her şey sana ait ama hiçbir şey tam olarak senin değilmiş gibi.

Kendine ev olmak, bu nedenle yalnızca kendini sevmekle açıklanabilecek bir mesele değil. Kendini görmekle ilgili. Hem de yalnızca hoşumuza giden taraflarımızı değil. Kıskançlığımızı, öfkemizi, korkumuzu, çelişkilerimizi, vazgeçtiklerimizi, hâlâ vazgeçemediklerimizi… Kendimize hazırladığımız evde yalnızca “iyi” kabul ettiğimiz parçalarımıza oda verirsek, geri kalan taraflarımız kapının önünde beklemeye devam eder.

İnsan kendisine ancak bütün parçalarını içeri alabildiğinde yaklaşabilir. Bu, her davranışını onaylamak anlamına gelmez. Fark etmek ile onaylamak aynı şey değildir. İnsan kendisinde gördüğü bir şeyi değiştirmek isteyebilir. Hatta dönüşüm çoğu zaman tam burada başlar. Çünkü görmediğimiz bir odayı yeniden düzenleyemeyiz.

Kendini tanımak da yıllardır kapısını açmadığımız odaların ışığını yakmaya benzer. İçeride ne olduğunu bilmeden önce yalnızca kapının varlığını hissederiz. Açtığımızda hoşumuza gitmeyen şeylerle de karşılaşabiliriz. Eski eşyalar, artık işe yaramayan alışkanlıklar, başkalarından kalmış cümleler… Fakat ışığı yakmak odayı yaratmaz. Yalnızca zaten orada olanı görünür kılar.

Psikoterapide farkındalığın dönüştürücü taraflarından biri de burada saklıdır. Kişi kendisine dışarıdan yeni bir kimlik eklemekten çok, yıllardır içinde yaşadığı örüntüleri daha yakından görmeye başlar. “Ben böyleyim” dediği yerde “Ben bunu ne zamandır böyle yapıyorum?” sorusu belirir. Bu küçük dil değişimi bile önemli bir kapı açar. Çünkü “Ben böyleyim” bir duvar olabilir. “Bunu böyle yapıyorum” ise bir kapı. Kapı varsa başka türlü davranma ihtimali de vardır.

Kendine ev olmak da nihai bir varış noktası değildir. Bir sabah uyanıp artık kendimizi tamamen tanıdığımız bir yere ulaşmayız. İnsan değiştikçe evin içi de değişir. Bir dönem bizi koruyan şey başka bir dönemde hareket alanımızı daraltabilir. Yıllarca taşıdığımız bir kimlik artık üzerimize oturmayabilir. Eskiden istediğimiz bir hayatı artık istemediğimizi fark edebiliriz.

Bu tutarsızlık değildir. Yaşayan her şey gibi insanın iç dünyası da hareket eder. Belki yetişkinliğin en zor taraflarından biri, kendimiz hakkında verdiğimiz eski kararları yeniden gözden geçirebilmektir. “Ben ilişkilerde böyleyim”, “Ben bunu yapamam”, “Benim için artık çok geç”, “Ben güçlü biriyim”, “Ben kimseye ihtiyaç duymam” dediğimiz cümlelerin bazıları yıllar önce inşa edilmiş duvarlardır. Ve her duvar taşıyıcı değildir. Bazıları yıkılabilir. Bazı odaların işlevi değişebilir. Bazı pencereler ilk kez açılabilir.

İnsan kendine bir kez ev olup sonsuza kadar orada kalmaz. Kendine tekrar tekrar yerleşir. Her yeni deneyim, her ilişki, her kayıp, her seçim evin içindeki bir şeyin yerini değiştirebilir. Kendimizi tanımak bu yüzden tamamlanacak bir proje değil; yaşam sürdükçe devam eden bir karşılaşmadır.

Günün sonunda mesele kusursuz bir iç dünya kurmak değildir. Kendi evinde misafir gibi yaşamamaktır. Neyi neden taşıdığını görmek, artık sana ait olmayanı ayırt etmek, değiştirmek istediğin yere dokunabilmek ve değişen hâline de içeride yer açabilmektir. Çünkü dönüşmek her zaman başka birine dönüşmek değildir. Kimi zaman insan, yıllardır içinde yaşadığı kişiye ilk kez gerçekten yerleşir.

Bilge Dönmez
Bilge Dönmez
Yetişkinler ve çiftlerle çalışan bir klinik psikoloğum. Çalışmalarımda varoluşçu psikoterapi, psikodinamik yaklaşım, EMDR ve bilişsel davranışçı terapiyi bir araya getiriyorum. Özellikle ilişkiler, bağlanma örüntüleri, travma ve insanın yaşamla kurduğu anlam ilişkisi üzerine çalışıyorum. Türkiye ve Azerbaycan’daki klinik saha deneyimlerimin yanı sıra, psikoloji ve sinemayı buluşturan içerikler üretmeyi seviyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar