Cuma, Eylül 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir İnsan Gider, Bağ Kalır: Yas Sürecinde Sanat

Çocukluğumda dedemin bir daktilosu vardı. O zamanlar daktilo benim için yalnızca tuşlarına basınca ses çıkaran, her harfte başka merak uyandıran bir eşyaydı. Avukat olan dedem için ise yıllardır mesleğinin bir parçasıydı. Küçük bir kız çocuğu iken onun daktilosunun başına oturup tuşlara gelişigüzel basardım. Dedem her seferinde bana aynı şeyi söylerdi: “Yaz kızım.” Bu iki kelimenin bir gün hayatımda böyle bir anlam taşıyacağını bilmiyordum. Şimdi yazıyorum. Ama bu kez onun için. Hayatımızdaki bazı insanlar kendimizi güvende hissettiğimiz dünyanın bir parçasıdır. Onların yanında çocukluğumuz, anılarımız, alışkanlıklarımız ve kendimize dair bazı parçalarımız saklıdır. Bu nedenle, önemli bir bağlanma figürünü kaybetmek yalnızca bir insanı kaybetmek değildir. Bazen onunla birlikte geçmişimizin bir parçasını, bize tanıdık ve güvenli gelen dünyanın da bir bölümünü kaybetmiş gibi hissederiz. Yas biraz da bununla ilgilidir. Bir insan artık yanımızda değildir. Fakat onunla kurduğumuz bağ bir anda ortadan kalkmaz. Bir koku bizi yıllar öncesine götürür. Bir şarkı hiç beklemediğimiz bir anda boğazımızı düğümler. Bir fotoğrafın karşısında zaman birkaç saniyeliğine durur. Bir eşyanın üzerinde parmaklarımız gezindiğinde, sanki o insanın hayatımıza değdiği yere yeniden dokunuruz. Bazı bağlar yalnızca birlikte geçirilen zamanlardan oluşmaz, içimizde bıraktıkları izlerden de oluşur. Bu nedenle, yas sevdiğimiz kişiyi unutmayı öğrenmekten çok, onun yokluğuyla birlikte yaşamayı ve onunla kurduğumuz bağı yeni bir biçimde taşımayı öğrenme süreci olabilir. Belki de sanat tam olarak burada bize eşlik edebilir.

Kelimelerin Yetmediği Yerde

Yasın içinde bazen ne hissettiğimizi anlatacak kelimeleri bulamayız. “Özledim” dersiniz ama özlemin tamamı o kelimeye sığmaz. “Çok üzgünüm” dersiniz ama kaybettiğiniz kişinin hayatınızdaki yerini anlatmaya yetmez. Sanat kelimelerin sustuğu yerde konuşmaya başlayabilir. Bir resim, bir şiir, bir şarkı, bir fotoğraf, bir seramik parçası… Bunların hiçbiri kaybettiğimiz kişiyi geri getirmez ama, içimizde yaşananları dışarıya taşıyabilmemiz için bize bir alan açabilir. Bazen bir renk söyleyemediğimiz bir duygunun yerini tutar. Bazen ellerimiz zihnimizin henüz anlatamadığı bir şeyi şekillendirir. Bazen yazdığımız bir mektup artık karşısında olmayan birine söyleyemediğimiz cümleleri söylememize izin verir. Belki de sanatın yas içindeki en kıymetli taraflarından biri budur: Acıyı hemen ortadan kaldırmaya çalışmadan ona bir alan açmak. Her duygu çözülmek zorunda değildir. Bazı duyguların önce görülmeye, hissedilmeye ve ifade edilmeye ihtiyacı vardır.

Kaybetmek ve Bağı Sürdürmek

Yasın bir döneminde insana “artık bırakmalısın”, “hayatına devam etmelisin”, “zamanla unutursun” denebilir. Oysa sevdiğimiz birini kaybettiğimizde onunla olan bağımızın tamamen sona ermesi gerekmeyebilir. Bağ değişebilir. Eskiden birlikte yapılan bir şey artık bir anıya dönüşebilir. Onun söylediği bir cümle zor bir günümüzde içimizden geçebilir. Bir eşya, bir koku ya da bir şarkı onunla aramızdaki ilişkinin küçük bir parçasını bugüne taşıyabilir. Psikolojide “süren bağlar” olarak ele alınan bu yaklaşım, kaybettiğimiz kişiyle ilişkinin ölümden sonra da farklı biçimlerde devam edebileceğine işaret eder. Araştırmalar; bu bağların anılar, semboller, ritüeller ve kişinin iç dünyasında sürdürülen ilişki aracılığıyla yaşanabileceğini, bazı durumlarda kaybı anlamlandırmaya ve ilişkinin yeni biçimine uyum sağlamaya katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Sanat da bu bağı görünür kılmanın yollarından biri olabilir. Kaybettiğimiz kişiye bir mektup yazmak, onunla ilgili bir resim yapmak, birlikte dinlediğimiz bir şarkıyı yeniden dinlemek, fotoğraflardan bir kolaj oluşturmak ya da onun bize bıraktığı bir nesneyi sanatın parçası hâline getirmek… Bunların hepsi; “onu unutmadım” demenin başka yolları olabilir, “onu artık yanımda taşıyamıyorum” duygusundan “onu başka bir biçimde yanımda taşıyorum” duygusuna geçiş için küçük bir alan açabilir.

Sanat Bazen Hatırlamanın Bir Biçimidir

Yasın iyileşmesi acının tamamen yok olması anlamına gelmez. Bazı acılar zamanla şekil değiştirir. İlk başta yalnızca canımızı yakan bir anı yıllar sonra sevdiğimiz insanla aramızdaki bağı hatırlatan değerli bir parçaya dönüşebilir veya gözyaşı getiren bir şarkı bir gün gülümsetebilir. Bir fotoğrafa bakarken aynı anda hem özleyip hem de minnet duyabiliriz. Sanat, işte bu dönüşümün içinde bize eşlik edebilir. Bir şeyi yaratmak; bazen yaşadığımız kayba bir anlam vermek değil, bazen de kaybettiğimiz kişinin hayatımızda bıraktığı anlamı yeniden fark etmektir. Bazen yaptığımız eser, aslında kaybettiğimiz kişiye değil, onun bizde bıraktığı yere aittir çünkü, insanlar hayatımızdan ayrıldıklarında bütün izlerini de beraberlerinde götürmezler. Bize bıraktıkları bazı cümleler kalır. Bazı alışkanlıklar kalır. Bazı bakışlar, bazı kokular, bazı hikâyeler kalır. Ve bazen bir insanın sesi, yıllar sonra bizim kendi iç sesimizin bir parçası olarak yaşamaya devam eder.

Dedeme… Çocukken senin daktilonun başında oturup tuşlara rastgele basarken ne yaptığımı bilmiyordum. Sen bana, “Yaz kızım,” derdin. Şimdi düşünüyorum; belki de o günlerde bana yalnızca yazmayı değil, kendimi ifade edebileceğim bir yolu da öğretiyordun. Şimdi o daktilonun başında değilim. Önümde bir bilgisayar ekranı var. Ama parmaklarım yine tuşların üzerinde. Ve ben yine yazıyorum. Bu kez senin için. Yokluğunu yazıyorum. Seni özleyişimi yazıyorum. Çocukluğumun senin yanında kalan parçalarını yazıyorum. Bana bıraktığın cümleleri yazıyorum. Belki artık elini tutamayacağım. Belki sesini duyamayacağım. Belki sana anlatmak istediğim şeyleri eskisi gibi yüzüne söyleyemeyeceğim. Ama sen bana bir şey bıraktın. Bir daktilodan çok daha fazlasını. “Yaz kızım.” Şimdi yazıyorum dedeciğim. Belki yas da biraz böyle bir şeydir. Sevdiğimiz insanı hayatımızdan tamamen çıkarmak değil; onunla kurduğumuz bağı başka bir biçimde yaşamayı öğrenmek… Ben seni artık yanımda değil, içimde taşıyacağım. Çocukluğumda. Anılarımda. Bana bıraktığın cümlelerde. Ve belki, bundan sonra yazdığım her şeyin içinde bir yerin olacak. Bir gün seninle ilgili bir anıyı düşündüğümde gözlerim yalnızca yaşla değil, sevgiyle de dolsun istiyorum. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan ayrılır. Ama hikâyemizden ayrılmaz. Bazı bağlar ölümle sona ermez. Sadece başka bir biçimde yaşamaya devam eder. Ve ben, bundan sonra ne zaman yazsam belki içimden sessizce sana şunu söyleyeceğim: “Bak dede, yazıyorum.”

Melis Kümbetlioğlu
Melis Kümbetlioğlu
Melis Kümbetlioğlu, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu ve Londra’daki Roehampton Üniversitesi’nde Bağlanma Çalışmaları alanında uzmanlık eğitimi almış bir psikolog ve yazardır. Erken dönem bağlanma ilişkileri ve sanat terapisi üzerine çalışmalar yapmakta, yazıları ve atölyeleri aracılığıyla sanatın terapötik gücünü paylaşmaktadır. Yüreğimden Dökülenler adlı kitabında, içsel yolculuğunu ve terapötik deneyimlerini samimi bir şekilde sunar. Kümbetlioğlu, bağlanma teorisini ve sanat terapisini bireylerin yaşamlarına dahil etmek ve iyileştirici bir dil geliştirmek için çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar