Perşembe, Eylül 3, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Melankoli, Öğrenilmiş Çaresizlik ve Travmanın Psikolojik Yansımaları: Üç Renk: Mavi Üzerinden Bir Değerlendirme

Aile içi şiddet, istismar ve travmatik yaşantılar, bireyin yalnızca olay anındaki güvenlik duygusunu değil, kendisine, diğer insanlara ve dünyaya ilişkin temel inançlarını da derinden etkileyebilmektedir. Özellikle kadınlar ve çocuklar, şiddetin süreklilik gösterdiği ilişkiler içerisinde uzun süreli çaresizlik, değersizlik, suçluluk ve umutsuzluk duyguları yaşayabilmektedir. Travmatik yaşantının ardından ortaya çıkan depresif belirtiler, kişinin dış dünyaya ilgisinin azalması, sosyal ilişkilerden uzaklaşması, gündelik etkinliklerini sürdürememesi ve geleceğe yönelik beklentilerinin zayıflaması şeklinde kendini gösterebilir. Bu süreç, yalnızca bir “üzüntü hali” olarak değil, kişinin benlik algısını ve nesne ilişkilerini etkileyen daha karmaşık bir psikolojik yapılanma içerisinde ele alınmalıdır.

Sigmund Freud, Yas ve Melankoli adlı çalışmasında yas ile melankoli arasındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekmiştir. Her iki durumda da dış dünyaya yönelik ilginin azalması ve gündelik faaliyetlerde belirgin bir gerileme görülebilir. Ancak melankolide kayıp yalnızca dış dünyadaki bir nesnenin kaybı değildir; kaybedilen nesneyle kurulan ilişkinin benlik içerisinde yarattığı çatışma da önem kazanır. Birey, kaybedilen nesneye ilişkin duygularını kendi benliğine yöneltebilir ve böylece değersizlik, suçluluk ve kendini cezalandırma eğilimleri ortaya çıkabilir. Bu açıdan melankolik süreç, travmatik ilişkiler içerisinde kişinin “Ben neden bunu yaşadım?”, “Neden kendimi koruyamadım?” veya “Bende bir sorun olmalı” biçimindeki düşüncelerle kendi benliğini suçlamasına da zemin hazırlayabilir.

Freud’un melankoli ve mani arasındaki ilişkiye yönelik değerlendirmeleri de bu noktada önemlidir. Melankolide ego, kayıp ve çatışma karşısında dengeyi sağlamakta zorlanırken, manik durumda ego aynı karmaşayı farklı bir psikolojik örgütlenmeyle bertaraf etmeye çalışabilir. Dolayısıyla birbirinin zıttı gibi görünen mani ve melankoli, bilinçdışı düzeyde benzer bir çatışmanın farklı görünümleri olarak değerlendirilebilir. Melankolide değersizlik ve kayıp duygusu ön plana çıkarken, manik savunmada bunun karşısına aşırı canlılık, öfori, kendine yönelik abartılı değerlendirmeler ve gerçeklikle bağın zayıflaması çıkabilir.

Akcanbaş’ın Rhodes üzerinden aktardığı örnek bu karşıtlığı anlamak açısından dikkat çekicidir. Rhodes’un kendi yaşantısını anlatırken kullandığı “beni öldüreceklerine inandığım için aslında beni kurtaracak (dürüstlük, gerçekler, aşk, kendini kabul) kaçmakla yaşamımın büyük kısmını harcamış olmamda büyük ironi var” ifadesi, kişinin kendisini kurtarabilecek olan şeylerden dahi tehdit algısı nedeniyle uzaklaşmasını göstermektedir. Melankolik çökkünlük ile mani benzeri öforik dönemler arasındaki geçişler, travmatik yaşantının birey üzerindeki karmaşık etkilerini düşündürmektedir. Burada özellikle intihar davranışının yalnızca “ölme isteği” üzerinden değil, dayanılmaz psikolojik acıdan kurtulma arayışı üzerinden de değerlendirilmesi gerekir.

Bu psikolojik örüntünün önemli bir diğer boyutu ise öğrenilmiş çaresizliktir. Şiddet mağduru, travmatik olay sonrasında yardım aramaktan veya yaşadığı olayı bildirmekten çekinebilir. Bunun altında çoğu zaman “Kimse bana yardım edemez”, “Şikâyet etsem de hiçbir şey değişmez” veya “Daha kötü şeyler yaşayabilirim” biçimindeki inançlar bulunur. Özellikle mağdurun daha önce yardım aradığı halde korunmadığına tanık olması, adli veya sosyal destek mekanizmalarından sonuç alamaması ya da çevresinden suçlayıcı tepkiler görmesi, travmanın etkisini artırabilir. Böylece başlangıçta gerçek bir tehlikeye karşı geliştirilen kaçınma davranışı zaman içerisinde genellenerek kişinin alternatif çıkış yollarını da görememesine neden olabilir.

Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik deneyleri bu durumu açıklamak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. Cüceloğlu’nun aktardığı örnekte, kaçma davranışının mümkün olmadığı koşullarda tekrarlanan elektrik şoklarına maruz bırakılan hayvanların, daha sonra şoktan kurtulabilecekleri bir mekanizma sunulmasına rağmen kaçmaya yönelik çaba göstermedikleri görülmektedir. Buna karşılık daha önce çaresizlik deneyimi yaşamamış hayvanlar, kaçış mekanizmasını daha kolay öğrenmektedir. İnsan davranışında da benzer biçimde, bireyin kontrolünün olmadığı ve çabalarının sonuç vermediği deneyimler tekrarladığında “çaba göstermenin anlamsız olduğu” inancı gelişebilmektedir.

Bu durum, Krzysztof Kieślowski’nin Üç Renk: Mavi filmindeki Julie karakteri üzerinden de okunabilir. Julie, eşi Patrice ve küçük kızını bir trafik kazasında kaybettikten sonra ağır bir yas ve içe çekilme sürecine girer. Filmde Julie’nin yaşadığı kayıp, yalnızca sevdiği insanların fiziksel yokluğu değildir; aynı zamanda onun geçmiş yaşamının, aile kimliğinin ve geleceğe ilişkin tasarımlarının da parçalanması anlamına gelir. Julie’nin başlangıçta çevresindeki insanlardan uzaklaşması, sahip olduğu eşyalarla bağını koparmaya çalışması ve yeni bir yaşam kurmak yerine geçmişiyle arasına mesafe koyması, travmatik kayıp sonrasında görülebilen geri çekilme ve kaçınma davranışlarını görünür kılar.

Filmde özellikle Julie’nin eski yaşamına ait nesnelerle kurduğu ilişki, Freud’un nesne kaybı ve melankoli kavramları açısından değerlendirilebilir. Julie, geçmiş yaşamını hatırlatan nesnelerden kurtulmaya çalışırken aslında yalnızca fiziksel nesneleri değil, eski benlik konumunu da geride bırakmaya çalışmaktadır. Ancak film ilerledikçe geçmişin tamamen ortadan kaldırılamayacağı görülür. Julie’nin bastırmaya veya uzaklaştırmaya çalıştığı duygular farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Bu durum, travmatik kayıplarda “unutmak” ile “yas tutmak” arasındaki önemli farkı göstermektedir. Yas süreci, kaybedilen nesnenin yokluğunu kabul ederek yaşamın yeniden örgütlenmesini mümkün kılarken, kaybın inkârı veya duyguların aşırı bastırılması bireyin yaşam alanını daraltabilmektedir.

Julie’nin film boyunca yeniden insan ilişkilerine yönelmesi ise travmatik kapanmadan yeniden ilişki kurmaya geçiş açısından önem taşır. Başlangıçta özgürlük olarak görünen yalnızlık, zamanla gerçek bir özgürlükten ziyade acıdan korunma yöntemi haline gelebilir. Julie’nin başka insanların yaşamlarına yeniden temas etmesi, geçmişi inkâr etmek yerine kaybıyla birlikte yaşayabileceği yeni bir anlam alanı oluşturmasına yardımcı olur. Bu açıdan film, travma sonrasında iyileşmenin geçmişi silmek değil, geçmişle yeni bir ilişki kurabilmek olduğunu düşündürmektedir.

Aile içi şiddet ve istismar vakalarında da benzer bir süreç görülebilir. Mağdur, uzun süre kendisini koruyamadığı veya yardım mekanizmalarının etkili olmadığı deneyimini yaşadığında, gerçek anlamda mevcut olmayan bir “çaresizlik duvarı” geliştirebilir. Ancak bu durum mağdurun güçsüz veya isteksiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, davranışın oluştuğu koşullar değerlendirildiğinde kaçınmanın çoğu zaman geçmişte öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisi olduğu anlaşılır. Bu nedenle mağdura “Neden ayrılmadın?”, “Neden şikâyet etmedin?” veya “Neden daha önce yardım istemedin?” gibi sorular yöneltmek yerine, kişinin yaşadığı kontrol kaybı ve tehdit algısını anlamaya çalışmak gerekir.

Sonuç olarak melankoli, travma, yas ve öğrenilmiş çaresizlik birbirinden farklı kavramlar olmakla birlikte, özellikle uzun süreli şiddet ve istismar bağlamında birbirleriyle kesişen psikolojik süreçler oluşturabilir. Freud’un melankoliye ilişkin açıklamaları kişinin kaybedilen nesneyle kurduğu ilişkinin benlik üzerindeki etkisini anlamamıza yardımcı olurken, öğrenilmiş çaresizlik yaklaşımı mağdurun neden zaman içerisinde yardım aramaktan vazgeçebildiğini açıklamaktadır. Üç Renk: Mavi ise kayıp, yas, içe çekilme, kaçınma ve yeniden bağ kurma süreçlerini sinematografik olarak görünür hale getirerek bu teorik kavramların somut bir karakter üzerinden değerlendirilmesine olanak sağlar. Özellikle şiddet ve istismar mağdurlarının psikolojik değerlendirilmesinde davranışın yalnızca mevcut haliyle değil, bireyin geçmişte maruz kaldığı kontrol kaybı, travmatik deneyimler ve destek sistemleriyle birlikte ele alınması, mağdurun yaşantısının anlaşılması açısından temel bir gerekliliktir.

Gözde Silistireli
Gözde Silistireli
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji ve İletişim Fakültesi’nden çift anadal programı ile mezun oldum; ardından aynı üniversitede Klinik Psikoloji ve Adli Psikoloji yüksek lisanslarını tamamladım. Akademik ve klinik çalışmalarımı travma, suç davranışı, mağdur psikolojisi, obsesif kompulsif bozukluk, depresyon, anksiyete ve kişilik bozuklukları alanlarında sürdürmekteyim. Türk Psikologlar Derneği Travma Saha Ekibi’nde gönüllü psikolog olarak aktif görev almaktayım. MMPI, Rorschach ve nöropsikolojik testlerin uygulama ve raporlama süreçlerinde de deneyim sahibiyim. Psikoloji ile iletişim bilimini bir araya getirerek sinema ve psikanaliz ekseninde film okumaları ve karakter analizleri yapmaktayım. Adli ve klinik psikoloji perspektifinden insan davranışının, travmanın ve bilinçdışı süreçlerin sinema ve toplumsal yaşamdaki yansımalarını ele alan yazılar kaleme almaktayım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar