Bir arkadaşınız iş hayatında, özel hayatında ya da kendi kişisel hayatında bir sorun yaşadığında, bilgece ne yapması gerektiği hakkında tavsiyeler verirken bulmuşsunuzdur kendinizi. Arkadaşınız özel hayatındaki bir sorununu anlatırken onun yaptığı yanlışları görerek uyarmış, "biraz zaman verin birbirinize, sonra orta yolu bulmak için tekrar konuşursunuz" gibi ifadeler kullanmışsınızdır. Günlük hayatta farkında olmadan hepimizin yaptığı bir şey bu, başkalarına kendi hayatlarının aynalarını tutmak. Peki, diğerleri için bu kadar akılcı ve mantıklı düşünüp, tavsiye verme konusunda uzmanken neden kendi hayatlarımıza geldiğimizde aynı performansı sergileyemiyoruz? Başkalarına verdiğimiz fikirlerin ne kadarını kendi hayatlarımızda uygulayabiliyoruz? Bizi ilgilendiren konularda neden en basit çözüm yolları bile silikleşiyor, sebebini hiç düşündünüz mü?
Solomon paradoksu olarak bilinen bu durum, insanların başkalarının sorunlarına çözüm ararken ve akıl verirken daha tarafsız ve mantıklı davranıp, kendisi benzer bir durumun içinde kaldığında aynı sağduyuyu gösterememesi halidir. Yani sorun direkt bizi ilgilendirdiğinde aynı bilinç seviyesinde çözüm yolları üretemiyoruz. Çünkü meselemiz kişiselleşiyor, bununla birlikte de duygu yoğunluğu, kaybetme korkusu vb. faktörler devreye giriyor. Yani kısaca terzi kendi söküğünü dikemiyor. İsmini İncil'deki Kral Süleyman'ın bilge kararlarından alan bu kavram, kişinin başkalarının sorunları hakkında kendi sorunlarından daha sağlıklı, rasyonel ve bilgece kararlar verebilmesini anlatıyor. Bilimsel olarak da, 2014 yılında Igor Grossmann ve Ethan Kross tarafından yapılan psikolojik çalışmalarla literatüre girmiştir. Örneğin bir yakınınız; "eşim beni sürekli küçümsüyor ama yine de ayrılmalı mıyım bilmiyorum” dese, muhtemelen oldukça net konuşursunuz: “Seni seven biri seni sürekli değersiz hissettirmez. Kendine dışarıdan bak ve bu ilişkinin sana ne yaptığını düşün.” Ama aynı şey sizin başınıza geldiğinde; “Ama onun da zor bir dönemi var… Belki değişir… Belki ben fazla hassasım… O aslında kötü biri değil…” Bir anda o muhteşem bilgelik ortadan kaybolur. Bunun birkaç sebebi var: 1. Duygusal mesafe: Kendi problemimizin içindeyiz, başkasının probleminin ise dışındayız. Kendi hayatımızda korku, üzüntü, öfke, beklenti, geçmiş deneyimler ve kaybetme ihtimali kararlarımızı etkiliyor. Başkasını dinlerken bunların hiçbiri doğrudan bizim üzerimizde değil. Dolayısıyla: Benim problemim → “Ne hissediyorum?” Başkasının problemi → “Mantıken ne yapmalı?” Bu küçük perspektif değişikliği bile muhakemeyi ciddi şekilde değiştirebiliyor. 2. Kendimize gelince “ben” devreye giriyor. Kendi hayatımızdaki olayları değerlendirirken yalnızca olayı değil, benlik algımızı da korumaya çalışıyoruz. Mesela: “Bu işte başarısız oldum.” demek yerine zihnimiz: “Aslında koşullar çok kötüydü.", “Yeterince zamanım olmadı.”, “Zaten o iş bana uygun değildi.” gibi açıklamalar üretmeye daha yatkın olabilir. Çünkü mesele artık yalnızca doğru kararı bulmak değildir; aynı zamanda kendimiz hakkında sahip olduğumuz hikâyeyi korumaktır. Başkası içinse böyle bir benlik savunmasına ihtiyacımız yok. 3. Başkasının hikâyesinde olasılıkları daha rahat görebiliriz. Kendi problemimizde zihnimiz çoğu zaman tek bir senaryoya kilitlenir: “Bunu yaparsam her şey mahvolur.” Başkasında ise: "Ayrılabilir", “Bir süre bekleyebilir.”, “İş değiştirebilir.”, “Başka bir yol bulabilir.” gibi alternatifleri daha kolay görebiliriz. Çünkü o alternatiflerin sonuçlarını bizzat yaşamayacağız. 4. Sonuçların bedelini biz ödemiyoruz. Bence Solomon Paradoksu'nun en ilginç taraflarından biri bu. Başkasına: “Bence o işi bırakmalısın.” demek kolaydır. Çünkü işi bırakan sen değilsin. Kendi hayatında aynı karar: “Peki ya para yetmezse?", “Ya pişman olursam?”, “Ya yenisini bulamazsam?” sorularını beraberinde getirir. Yani başkasına tavsiye verirken kararın entelektüel tarafını, kendimiz için karar verirken ise duygusal ve pratik maliyetini görüyoruz. 5. Tavsiye verirken “bilgelik” üretmek daha kolay olabilir. Burada biraz paradoks var: Bir insana tavsiye verirken aslında onun hayatının bütün sorumluluğunu taşımıyoruz. Bu yüzden daha rahat: neden-sonuç ilişkisi kuruyoruz, uzun vadeyi düşünüyoruz, alternatifleri görüyoruz, duygularla gerçekleri birbirinden ayırabiliyoruz. Dolayısıyla dışarıdan bakınca daha bilge görünüyoruz. Ama bu, mutlaka diğer insanın bizden daha az bilge olduğu anlamına gelmiyor. Bazen sadece kendi hayatımızda uygulayamadığımız bilgeliği başkalarının hayatında uygulayabiliyoruz. Tüm bunlar ışığında Solomon Paradoksu'nun en güzel özeti şu olabilir: İnsan başkasının hayatında filozof, kendi hayatında ise avukatı olabilir. Başkalarına verdikleri tavsiyelerde “doğru olanı” savunurken, kendi davranışlarını açıklamak için istisnalar ve gerekçeler bulmaya başlayabilir.
Peki bunu kendi hayatımızda kullanabilir miyiz? Evet. Asıl güzel tarafı da bu. Bir sorun yaşadığımızda kendimize: “Ben ne yapmalıyım?” yerine, “En yakın arkadaşım aynı durumda olsaydı ona ne söylerdim?” diye sormak Solomon Paradoksu'nun avantajını kendi lehimize çevirmeye yarayabilir. Ya da, "Bana hiçbir duygusal bağım olmayan bir insan bu hikâyeyi anlatsaydı, ona ne tavsiye ederdim?”
Belki de mesele, başkalarına akıl verirken gerçekten daha bilge olmamız değildir. Mesele, kendi hayatımızın içindeyken göremediğimiz bazı şeyleri, dışarıdan bakınca daha kolay fark edebilmemizdir. Başkasının hikâyesinde duygularımız susar, ihtimaller çoğalır ve “doğru olan” daha görünür hâle gelir. Solomon Paradoksu bize tam da bunu hatırlatır: Bazen ihtiyacımız olan yeni bir cevap değil, kendi hikâyemize yabancı birinin gözleriyle bakabilmektir. Belki de gerçek bilgelik, başkalarına verdiğimiz tavsiyeleri bir gün kendimize de verebilmeyi öğrenmektir.

