Bir Kareye Kaç Hayat Sığar?
Bir anda sosyal medyada karşınıza bir fotoğraf çıkıyor.
Birisi yeni bir işe başlamış.
Birisi mezun olmuş.
Birisi evlenmiş.
Birisi dünyanın öbür ucunda tatil yapıyor.
Birisi yeni evini paylaşmış.
Birisi hayalini kurduğu projeyi tamamlamış.
Ekranın diğer tarafında ise siz varsınız.
Pijamalarınızla ya da gün boyu üstünüzden çıkarmadığınız kıyafetlerle yatağınızda uzanıyorsunuz.
Belki biraz yorgun.
Belki biraz mutsuz.
Belki de sadece dinleniyorsunuz.
Ama zihniniz çoktan çalışmaya başlıyor.
“Ben ne yapıyorum?”
“Herkes hayatında ilerliyor da bir tek ben mi geride kaldım?”
“Onlar bunu başarırken ben neden hâlâ aynı yerdeyim?”
Bazen tek bir fotoğraf bile, kendi hayatımızı sorgulamamız için yetiyor.
Oysa çoğu zaman unuttuğumuz bir şey var.
Sosyal medyada gördüğümüz şey bir hayat değil.
Bir an.
Ve biz o tek anı, bir insanın bütün hayatıymış gibi yorumlamaya başlıyoruz.
Sosyal Medya Bir Vitrin
Bir an için durup kendinizi düşünün.
Siz sosyal medyada neleri paylaşıyorsunuz?
Yeni başladığınız işi mi?
Mezuniyetinizi?
Güzel geçen bir tatili?
Doğum gününüzü?
Bir başarıyı?
Peki ya neleri paylaşmıyorsunuz?
Ağladığınız geceyi.
İş başvurularından aldığınız retleri.
Partnerinizle ettiğiniz kavgayı.
Ay sonunda hesabınızda kalan son parayı.
Sabah yataktan çıkmak istemediğiniz günü.
Kimse bunları paylaşmak zorunda değil.
Hatta bence paylaşmamalı da.
Çünkü herkesin kendine ait bir mahremiyet alanı var.
Buradaki mesele ne kadar şeffaf olduğunuz değil.
Ne kadar şeffaf olmak istediğiniz.
Hepimiz hayatımızın sadece belirli parçalarını göstermeyi seçiyoruz.
Bu yüzden sosyal medya bir yalan değil.
Bir seçki.
Bir vitrin.
Vitrinlerde ise mağazanın deposu görünmez.
Sadece gösterilmek istenen ürünler vardır.
Hayatlarımız da biraz böyle.
Paylaştığımız fotoğraflar, başarılar ve mutlu anlar gerçektir.
Ama paylaşılmayan mücadeleler de en az onlar kadar gerçektir.
Sorun sosyal medyanın gerçek olmaması değil.
Sorun, bizim gördüğümüz kısmı bir insanın bütün hayatı sanmamız.
İçi Beni, Dışı Seni
Bazen mezun olduğunu bildiğiniz birinin tatil fotoğraflarıyla karşılaşırsınız.
Bir başkası nişanlanmıştır.
Bir diğeri evlenmiştir.
Yeni bir ev, yeni bir şehir, kutlamalar, yolculuklar…
Ve ister istemez aklınıza bazı sorular gelir.
Bütün bunları nasıl karşılıyor?
Çalışıyor mu?
Ne zamandır çalışıyor?
Hayatını nasıl kurdu?
Çünkü sosyal medyada iş hayatına dair hiçbir şey paylaşmıyor olabilir.
Bazı insanların çalıştığını bilirsiniz ama buna dair tek bir gönderi görmezsiniz.
Bazılarının ne yaptığını ise hiç bilmezsiniz.
Buradan kolayca yanlış bir sonuca varabiliriz:
Sanki bir işi yokmuş gibi.
Sanki hayatındaki güzel şeyler kendiliğinden olmuş gibi.
Sanki yalnızca tatiller, kutlamalar ve özel anlar varmış gibi.
Oysa herkes hayatının aynı tarafını paylaşmıyor.
Kimi işini gösteriyor ama ilişkisini göstermiyor.
Kimi ailesini gösteriyor ama yaşadığı zorlukları saklıyor.
Kimi başarılarını paylaşmıyor, sadece keyif aldığı anları gösteriyor.
Bu yüzden bir insanın sosyal medyada göstermediği şey, hayatında olmadığı anlamına gelmez.
Bazen gördüğümüz hayat ile yaşanan hayat arasındaki fark tam olarak burada oluşur.
Biz yalnızca vitrini görürüz.
Arka tarafta o hayatı mümkün kılan emeği, düzeni, desteği ya da mücadeleyi ise çoğu zaman hiç bilmeyiz.
Algı Neden Bizi Yanıltıyor?
Belki de sorun sosyal medyada değil.
Sorun, beynimizin eksik bilgiyi tamamlamaya çalışmasında.
İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz.
Elinde bütün parçalar olmadığında, boşlukları kendi tahminleriyle doldurmaya eğilimlidir.
Psikolojide bunun nasıl gerçekleştiğini açıklayan birçok kavram vardır.
Bunlardan ilki kendini sunma (self-presentation) kavramıdır.
Hepimiz başkalarının bizi nasıl gördüğünü önemseriz ve bu nedenle kendimizi belirli bir şekilde sunmayı seçeriz.
Sosyal medyada paylaştığımız fotoğraflar, başarılar ya da anlar çoğu zaman hayatımızın tamamını değil, göstermek istediğimiz kısmını temsil eder.
Bunun bir adım ötesinde ise izlenim yönetimi (impression management) vardır.
Bu, yalnızca kendimizi göstermek değil; başkalarının zihninde belirli bir izlenim oluşturmayı da içerir.
Örneğin bir kişi yalnızca mesleki başarılarını paylaşarak çalışkan ve başarılı biri olarak tanınmak isteyebilir.
Bir başkası ise sadece seyahatlerini paylaşarak özgür ve eğlenceli bir yaşam sürdüğü izlenimini oluşturabilir.
Bunların hiçbiri yalan olmak zorunda değildir; sadece gerçeğin seçilmiş parçalarıdır.
Sorun çoğu zaman bundan sonra başlar.
Çünkü biz gördüğümüz bu parçaları bütün hikâye sanırız.
Psikolojide buna katkı sağlayan kavramlardan biri halo etkisi (halo effect) olarak bilinir.
Bir kişinin tek bir olumlu özelliğini gördüğümüzde, farkında olmadan diğer özelliklerinin de olumlu olduğunu varsaymaya başlarız.
Güzel görünen bir hayatın aynı zamanda sorunsuz olduğunu, başarılı görünen bir insanın her alanda başarılı olduğunu ya da mutlu görünen bir çiftin hiç sorun yaşamadığını düşünebiliriz.
Bir diğer kavram ise doğrulama yanlılığıdır (confirmation bias).
Bir kişi hakkında ilk izlenimimizi oluşturduktan sonra, o düşünceyi destekleyen bilgileri daha kolay fark eder; tersini gösteren ipuçlarını ise çoğu zaman gözden kaçırırız.
Birinin “çok başarılı” olduğuna karar verdiysek, paylaştığı her yeni başarı bunu doğruluyor gibi görünür.
Oysa paylaşılmayan başarısızlıkları ya da zorlandığı dönemleri hiç görmeyiz.
Belki de bu yüzden sosyal medya bizi yanıltıyor gibi hissediyoruz.
Aslında bizi yanıltan sosyal medya değil.
Eksik bir hikâyeyi, zihnimizde tamamlanmış bir hikâyeye dönüştürme eğilimimiz.
Kendimizi Kimin Hikâyesiyle Karşılaştırıyoruz?
Belki de sosyal medyanın en büyük etkisi, bizi farkında olmadan karşılaştırmaya itmesi.
Bir başkasının mezuniyetini görüyoruz.
Yeni işini.
Nişanını.
Tatilini.
Ve sonra dönüp kendi hayatımıza bakıyoruz.
Ama burada küçük bir sorun var.
Biz başkalarının kamerasını, kendi kameramız sanıyoruz.
Onların paylaştığı kareleri, kendi yaşadığımız hayatla karşılaştırıyoruz.
Oysa aynı açıdan bakmıyoruz.
Biz kendi hayatımızın kamera arkasını biliyoruz.
Kaç kez reddedildiğimizi.
Kaç gece ağladığımızı.
Kaç kez vazgeçmeyi düşündüğümüzü.
Ne kadar korktuğumuzu.
Ne kadar yorulduğumuzu.
Ama başkalarının yalnızca kamera önünü görüyoruz.
Bu yüzden karşılaştırma hiçbir zaman adil olmuyor.
Çünkü biri kendi filminin bütün sahnelerini biliyor.
Diğeri ise başka birinin yalnızca fragmanını izliyor.
Ve belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor.
Başkalarının gösterdikleri hayatı, kendi yaşadığımız hayatla kıyaslıyoruz.
Oysa herkes kendi kamerasını farklı kullanıyor.
Kimisi iş hayatını paylaşmayı seviyor ama ilişkisini hiç göstermiyor.
Kimisi ailesini paylaşıyor ama ekonomik mücadelesinden hiç bahsetmiyor.
Kimisi başarılarını anlatıyor ama o başarıya ulaşana kadar aldığı retleri göstermiyor.
Kimisi ise sosyal medyayı yalnızca mutlu anlarını sakladığı bir albüm gibi kullanıyor.
Hiçbiri yanlış değil.
Ama hiçbiri de bir insanın bütün hayatı değil.
Belki de bu yüzden sosyal medyada gördüğümüz hayatlarla kendi hayatımızı karşılaştırmadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben gerçekten bu insanın hayatını mı görüyorum, yoksa bana göstermeyi seçtiği birkaç kareyi mi?
Gerçek Hayat Kameranın Dışında
Belki de bu yazının en önemli cümlesi şu:
Gerçek hayat, kameranın dışında yaşanıyor.
Bir fotoğrafın çekilmediği anlarda.
Telefonun cebimize girdiği zamanlarda.
Paylaş tuşuna basılmayan günlerde.
Çünkü hayat; sadece kutlamalardan, başarı hikâyelerinden ve güzel manzaralardan ibaret değil.
Hayat aynı zamanda reddedilmek.
Beklemek.
Kaybetmek.
Yeniden başlamak.
Defalarca denemek.
Ve çoğu zaman bunların hiçbirini kimse görmüyor.
Bir insanın kaç iş başvurusu yaptığını bilmiyoruz.
Kaç kez reddedildiğini.
Kaç gece uykusuz kaldığını.
Kaç kez “Acaba vaz mı geçsem?” dediğini.
Kaç kez yeniden ayağa kalkmak zorunda kaldığını.
Çünkü bunlar çoğu zaman paylaşılmıyor.
Belki de paylaşılmasına da gerek yok.
Ama görmediğimiz şeylerin var olmadığını düşünmek büyük bir yanılgı.
Bu yüzden sosyal medyada gördüğümüz bir fotoğrafa bakıp bir insanın hayatını yorumlamadan önce kendimize küçük bir hatırlatma yapabiliriz.
Herkesin kamera arkası vardır.
Ve çoğu zaman bir insanı gerçekten tanımlayan şey, paylaşmayı seçtiği anlar değil; kimsenin görmediği anlarda verdiği mücadeledir.
Kapanış
Belki de sosyal medyada gördüğümüz hayatlar gerçek değil demek doğru değil.
Onlar sadece tamamlanmamış hikâyeler.
Bu yüzden bir sonraki gördüğünüz fotoğrafı yorumlamadan önce kendinize şunu hatırlatın:
Bir insanı gerçekten tanımak için, kameranın gösterdiğinden çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

