Geçen gün evde kendi kendime yaptığım küçük bir etkinlik sonrası kendimi o kadar iyi, o kadar hafiflemiş hissettim ki bu ayki yazımda mutlaka bu konuya değinmeliyim dedim. Masanın başına geçip resim çizerken, sayılarla boyama tablosundaki o en sevdiğim karakterin renk renk ortaya çıkışını izlerken ve o minik diamond painting taşlarını sabırla tek tek dizip içimdeki üretim hevesini beslerken sizlerle de bu hissi paylaşmak istedim: Zihnimizin evdeki bu küçük kaçamaklara ne kadar çok ihtiyacı var… Zamanın nasıl aktığını unutturan bu eylemler, günün yorgunluğunu ve zihnimizdeki o bitmek bilmeyen gürültüyü silip süpürüyor.
Birlikte düşünelim. Birçoğumuz günün tüm koşturmacası bitip eve döndüğümüzde aynı döngüye hapsoluyoruz. Çantayı bir kenara bırakıyor, yemeğimizi yiyor ve “Ağır bir gündü, biraz dinlenmeyi hak ettim” diyerek koltuğa uzanıyoruz. Telefonu elimize alıyoruz; kısa videolar, sosyal medya akışları, bildirimler derken ekranın büyülü ışığında zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir bakıyoruz ki saat gece yarısını geçmiş. Gözler yorulmuş, zihin daha da ağırlaşmış ama ruhumuzda zerre kadar dinlenmişlik hissi yok.
İşte tam bu an birine “Bir hobin var mı?” diye sorulduğunda alınan ilk cevap neredeyse hiç değişmiyor: “Hiç vaktim yok ki…” Oysa akşamları ekranda kaydırdığımız o iki saat, vaktimizin olmadığını değil; zihnimizin aşırı yüklenmeden dolayı felç olduğunu ve kolay hazza sığındığını gösteriyor. “Hiç vaktim yok” veya “Benim hiç sanatsal yeteneğim yok” cümleleri, modern dünyada hepimizin arkasına saklandığı en konforlu sığınaklar.
Günlük sorumluluklar, koşturmaca ve sürekli bir yerlere yetişme telaşı beynimizi hep aynı dar rotada çalışmaya zorlayarak bizi renksiz bir “otomatik pilot” moduna hapseder. Oysa bir hobiyle uğraşmak bir yetenek gösterisi değil, beynimizi sürekli stresi yönetmeye çalışan bir “hayatta kalma” modundan çıkarma tercihidir. Yaşamın sıkışmışlığı içinde kendimize ayıracağımız küçücük bir hobi alanı, erteleyebileceğimiz bir lüks değil; zihinsel sağlığımızı korumak adına tam manasıyla biyolojik ve nörolojik bir ihtiyaçtır.
Sayılardan renklere uzanan o tuvalin karşısına geçmek, taşları sabırla dizmek, bir defter kenarını rastgele karalamak, seramik hamuruna şekil vermek ya da sadece evdeki bitkilerin yapraklarını temizlemek bile beyniniz için devasa bir terapi alanıdır.
Peki, bu minik eylemler sırasında beynimizin içinde tam olarak ne oluyor? Bir hobiyle uğraşırken beynimiz adeta vites değiştirir ve üç farklı mekanizma aynı anda devreye girer:
- Geçmiş ve Gelecek Kaygısının Sustuğu Yer (Varsayılan Mod Ağı / DMN): Beynimizin sürekli geçmişi sorgulayan, geleceği planlayan ve senaryolar üretip kaygı pompalayan o “geveze” kısmı, siz bir hobiye odaklandığınız an sessize alınır. Bu sayede zihin, sürekli olumsuz düşünceleri çevirip durmayı (ruminasyon) bırakır.
- Odaklanma ve Anı Yakalama Merkezi (Prefrontal Korteks): Taşları dizmek veya çizim yapmak gibi ince motor becerileri kullanırken ön beyniniz çalışır. Dikkati tek bir noktaya toplayarak zihindeki karmaşayı temizler.
- Ödül ve Haz Mekanizması (Ventral Striatum): İçimizden geldiği için, hiçbir zorunluluk duymadan yaptığımız bu eylemler doğal bir dopamin (haz hormonu) salgısı yaratır. Dönütünde ticari bir kazanç veya büyük bir başarı olmasa bile, ufak bir parçayı tamamlamak beynin ödül merkezini canlandırmaya yeter.
Çünkü bu tür işlerle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini hissetmediğiniz o tatlı anlar (flow / akış hali), beyninizdeki kaygı ve kuruntu üreten sesleri tamamen keser. Bize unuttuğumuz o saf neşe ve keyif duygusunu yeniden hatırlatır.
Şaşırtıcı olan şu ki; Drexel Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, masanın başına geçip 45 dakika boyunca hiçbir yetenek kaygısı gütmeden sadece bir çamurla oynamanın veya resim yapmanın, kanımızdaki stres hormonu olan kortizolü %75 oranında düşürdüğünü gösteriyor. Günün her anında “faydalı veya kazançlı” bir şey yapma baskısı hissetmek insanı zihnen yorar ve katılaştırır. Oysa hiçbir ticari amacı olmayan bu küçük sanatsal kaçamaklar, ruhumuzun yıpranan dokularını sessizce onarır ve zihnimizi strese karşı sarsılmaz bir zırhla donatır.
Eğer şu an “Peki ben bunca yıl sonra nereden başlayacağım?” diye düşünüyorsanız, cevabı çok uzakta veya pahalı kurslarda aramayın. Bir hobiye adım atmak; sadece beynin sinir ağlarını yenilemek ya da stresi düşürmekle sınırlı değildir. Bu, kişinin modern dünyanın dayattığı “mış gibi” yaşamlardan sıyrılıp kendi iç dünyasını ve potansiyelini yeniden keşfettiği benzersiz bir “kendini gerçekleştirme” yolculuğudur.
Kendi başımıza zaman geçirdiğimiz bireysel hobilerin ötesinde, zihinsel yüklerle baş etmekte zorlandığımız veya duygularımızı kelimelere dökemediğimiz anlarda sanat terapisi (dışavurumcu terapi) de devreye girer. Sanat terapisi; estetik bir kaygı ya da “güzel bir resim çizme” amacı gütmeyen profesyonel bir psikoterapi yöntemidir. Tıpkı içiniz öfkeyle doluyken kâğıdı simsiyah boyamak ya da ne hissettiğinizi bilemediğinizde çamuru rastgele sıkıp şekillendirmek gibi…
Burada amaç güzel bir eser ortaya çıkarmak değil, içten içe sizi yoran duyguları terapistle birlikte doğru şekilde görünür kılmaktır. Uzman bir terapist rehberliğinde yürütülen bu süreçte renkler ve biçimler; kelimelerin yetersiz kaldığı yerde iç dünyanızın kapılarını aralar ve bastırılmış duyguları güvenli bir şekilde su yüzüne çıkarır.
Çocukluğunuza dönün; saatlerce bıkmadan, kimsenin beğenisini beklemeden neyle oynardınız? Toprakla mı, renkli taşlarla mı, bir şeyleri söküp takmakla mı? Beyninizin ilk mutluluk kodları tam olarak o çocukluk anılarında saklı. Kendinize yetenekli olma baskısı yapmadan, “çirkin şeyler üretme” izni verin. Bir enstrümanın tuşuna basmak, bir kâğıdı renklendirmek veya bir çamuru şekillendirmek için usta olmanıza gerek yok.
Beyniniz ortaya çıkan eserin kusursuzluğuyla değil, sizin o keşif yolculuğunda hissettiğiniz özgürlükle ilgilenir. Bugün kendinize bir şans verin, ekranı kenara bırakın ve zihninize o çok hak ettiği nörolojik alanı açın; çünkü o küçük sanatsal dokunuş, sadece beyninizi değil, zamanı nasıl yaşadığınızı ve hayata bakışınızı da dönüştürecek. Zamanı doldurmak ile onu güzel yaşamak arasındaki farkı yaratan, zihne hediye edilen işte bu nitelikli anlardır. Zamanınızı kendinize ayırmayı unutmayın! 🙂 Bir başka yazımda yeniden ve hep birlikte zihnimizi incelemeye devam edelim… Keyifli günler diliyorum.


