Bizler dünyaya tertemiz geliyoruz; bomboş bir sayfa gibi. Hayatın içinde herhangi bir bilgimiz, dilimiz, dinimiz vb. yok. Değerlerimiz, doğrularımız, yanlışlarımız yok; hiçbir şey bilmiyoruz. Sonra hayatın içinde bunları ediniyoruz. Ya da yaşadığımız zorluklar aracılığıyla bunları geliştiriyoruz.
Aslında başımıza gelen olaylar, travmalarımız, aile ilişkilerimiz ve insanlarla kurduğumuz ilişkiler zaman içinde iç dünyamızda bir bataklık oluşturuyor gibi düşünün. Bu bataklık, çoğu zaman farkında olmadığımız bir bataklıktır. İçinde bulunduğumuz sürecin tam olarak farkında olmayabiliriz ve zamanla bu bataklık sinekler üretmeye başlar. Etrafımızı saran bu sinekleri güncel problemlerimiz olarak düşünebiliriz. Mesela kaygı, öfke, ilişki problemleri, depresyon vb. Terapiye hangi nedenle geliyorsanız ve problem olarak gördüğünüz her ne varsa, onu bir sinek olarak düşünün.
Peki, çoğumuz ne yapıyoruz? Sineklerden kurtulmaya çalışıyoruz. Kaygımızı bastırmaya, öfkemizi kontrol etmeye, ilişki sorunlarımızı çözmeye ya da mutsuzluğumuzu gidermeye çalışıyoruz. Elbette bunlar önemli. Ancak yalnızca sineklerle uğraştığımızda, onları ortaya çıkaran bataklığı gözden kaçırabiliyoruz.
Bir süre sinekleri uzaklaştırabiliriz. Hatta bazen tamamen yok olmuş gibi görünebilirler. Fakat bataklık olduğu yerde durduğu sürece yeni sinekler ortaya çıkmaya devam eder. Çünkü asıl mesele sineklerin kendisi değil, onları üreten zemindir.
İnsan psikolojisi de çoğu zaman buna benzer. Yaşadığımız kaygılar, öfke patlamaları, değersizlik hisleri ya da ilişkilerde sürekli tekrar eden problemler genellikle tek başına ortaya çıkmaz. Bunların altında çocukluk deneyimleri, öğrenilmiş inançlar, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar, travmatik yaşantılar ve geçmiş ilişkilerden kalan izler bulunabilir.
Üstelik aynı bataklık, her insanda farklı sinekler üretebilir. Bir kişi yoğun kaygı yaşarken, bir başkası öfke, suçluluk ya da yalnızlık hissiyle mücadele edebilir. Çünkü herkesin yaşam öyküsü, deneyimleri ve duygusal yükleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle psikolojik sorunlara yalnızca görünen belirtiler üzerinden yaklaşmak yerine, kişinin yaşam öyküsünü ve bu belirtileri besleyen dinamikleri anlamaya çalışmak çok daha kapsayıcı bir bakış açısı sunar.
Terapiyi yalnızca sinekleri öldürmeye çalışan bir süreç olarak düşünmek eksik kalır. Terapi aynı zamanda kişinin kendi bataklığını fark etmeye başladığı bir yolculuktur. İnsan, yıllardır içinde yaşadığı bu ortamı çoğu zaman normal kabul eder. Çünkü başka bir yaşam biçimi tanımamıştır. Ancak farkındalık geliştikçe, kişinin kendisiyle ilgili kurduğu hikâyeler görünür hâle gelir. “Yetersizim”, “Sevilmeye layık değilim”, “Hata yaparsam reddedilirim” gibi düşünceler bazen yıllardır sessizce hayatı yönetmektedir.
Bataklığı kurutmak kolay değildir. Cesaret, sabır ve zaman gerektirir. Çünkü kişi yalnızca bugünkü problemleriyle değil, o problemlerin kökenleriyle de yüzleşmeye başlar. Fakat kalıcı değişim de tam olarak burada gerçekleşir. İnsan, geçmişini değiştiremez; ancak geçmişin bugün üzerindeki etkisini anlamayı ve dönüştürmeyi öğrenebilir.
Belki de psikolojik iyileşme, hiç sineğin olmadığı kusursuz bir hayat yaratmak değildir. Daha çok, kendi bataklığımızı tanımak, onu besleyen kaynakları fark etmek ve zamanla daha sağlıklı bir zemin inşa etmektir. Çünkü kökler değişmeye başladığında, yüzeyde gördüğümüz birçok problem de kendiliğinden dönüşmeye başlar.


