Gardırobun karşısındaki o büyük soru: Bugün kim olacağım? Dışarı çıkmadan önce gardırop karşısında geçirdiğimiz dakikalar ve kendimize sorduğumuz o meşhur Bugün ne giyinsem? sorusu, görünürde basit ve pratik bir görünüş kaygısı gibi görünür. Oysa psikolojik ve antropolojik bir mercekle bakıldığında, bu sorunun altında bambaşka ve çok daha derin bir varoluşsal kriz yatar: Bugün hangi kimliğe bürünüp kendimi dünyaya nasıl sunacağım? Moda, yalnızca üstümüze geçirdiğimiz bir kumaş parçasından çok daha fazlasıdır. İnsanlık tarihinin başından beri pek çok değişime şahitlik etmiş; dönemin inanç biçimlerini, siyasi ideolojilerini, sınıf ve statü gibi baskın toplumsal yapılarını yansıtan çok katmanlı sosyolojik bir haritadır. Psikoloji literatüründe Giysisel Biliş olarak adlandırılan kavram tam olarak bunu açıklar. Üzerimize giydiğimiz kıyafetler sadece başkalarının bizi nasıl algıladığını değil, bizim kendi zihinsel süreçlerimizi ve ruh halimizi de doğrudan değiştirir ve yansıtır.
Sosyolog Georg Simmel’e göre moda, bireyin iç dünyasında yaşadığı iki zıt gücün, yani farklılaşma ve aynılaşma ihtiyacının estetik bir sahnesidir. İnsan, doğası gereği hem öznelliğini koruyarak diğerlerinden eşsiz olduğunu hissetmek ister hem de toplumun ideallerine uyum sağlayarak kolektif bir aidiyet duygusu arar. Moda, insanda doğan bu döngüyü yönetmenin aracıdır. Diğer yandan moda, hegemonik değerlerin ve sınıf kültürünün bir göstergesidir. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, bu durumu habitus ve kültürel sermaye kavramlarıyla açıklar. Tüketim toplumunda, lüks bir markaya veya özel tasarım bir parçaya erişim yalnızca maddi bir güç göstergesi değil, kültürel sermayenin bir belirtecidir. Neyi, nerede, nasıl giyeceğini ve hangi aksesuarlarla tamamlayacağını bilmek, görünmez bir statünün parçası olmaktır. Moda, bedenimiz üzerinden kavramlaşan devasa bir statü aracı haline gelmiştir.
Kimlik inşası sadece kumaşlarla sınırlı kalmaz. Bedenimize eklediğimiz her detay, dış dünyaya verdiğimiz mesajın bütünüdür. Üç boyutlu modellenerek metale dökülmüş bir takının o ağırbaşlı duruşu veya ince bir işçilikle üretilmiş bir yüzük, taşıyıcısının psikolojik bütünlüğünü tamamlar. Bir atölye masasında malzemeye şekil verilirken veya yeni bir koleksiyon tasarlanırken aslında yapılan şey sadece bir obje üretmek değil; onu taşıyacak kişinin kültürel sermayesine ve karakterine somut bir görünüm vermektir. Üstümüze geçirdiğimiz her parça, seçtiğimiz her form, sessiz ama çok güçlü bir şekilde ben buradayım ve bu değerleri temsil ediyorum demektir bir bakıma.
Moda aynı zamanda politik duruşun da en görünür, en taşınabilir simgesidir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini, efsanevi tasarımcı Vivienne Westwood’un dehasında görürüz. 1970’lerde bireyselci ifadenin ve sisteme isyanın sesi olan punk kültürünü, giyilebilir bir başkaldırıya dönüştüren Westwood; dönemin asi ruhunu provokatif sloganlarla, vahşi ve extravagant tasarımlarıyla harmanlamıştır. Podyumu yalnızca bir sergi alanı değil, bir protesto aracı olarak kullanarak dönemin muhafazakâr İngiltere’sine açıkça meydan okumuştur. Westwood, Moda yalnızca güzel görünmek için değildir diyerek, iğne ve ipliği politik bir silaha dönüştürmeyi başarmıştır.
Tarihsel bir okuma yaptığımızda, modanın zamanın ruhunu (Zeitgeist) nasıl kusursuzca yansıttığını görürüz. 1920’lerdeki flapper elbiseleri savaş sonrası kadınların bedensel özgürleşme isteğini yansıtırken; 1930 ve 40’larda kadınların pantolon giymesi, yalnızca rahatlık adına atılmış bir adım değil, kamusal alandaki varlığa dair feminist bir meydan okumaydı. 1980’lerde o geniş vatkalı power suits kadınların maskülen iş dünyasındaki görünürlüğünü zırh misali kuşanırken; pandemi döneminde hayatımızın merkezi olan eşofmanlar, tüm dünyanın deneyimlediği bir yavaşlamanın sembolü oldu.
Punk, hip-hop ve goth gibi alt kültürler ise ana akıma karşı bir direniş cephesiydi. Fakat tüketim toplumu ve artan Fast Fashion kültürü, bu alt kültürleri zamanla ele geçirdi. Başlangıçta sistemi yıkmak için tasarlanan o marjinal, isyankâr parçalar; ana akım tarafından estetikleştirilip seri üretime sokularak amacının dışına çıkarıldı ve kapitalist kültürün içinde anlamını yitirerek bulanıklaştırıldı.
Toplumsal cinsiyet kalıpları ve normatif kurallar, modanın üzerinde en çok söz söylediği savaş alanlarından biridir. Kadın giyiminin renkli, süslü ve narin; erkek giyiminin ise sade, işlevsel ve sert olması gibi ilkel kalıplar, yüzyıllar boyunca podyumlardan sokaklara kadar dikte edildi. Ancak 1980’ler ve 90’larda, Jean-Paul Gaultier, Thierry Mugler ve Versace gibi vizyoner tasarımcılar bu duvarları yıktı. Mugler’in kadın bedenini ihtişamlı, zırh görünümlü tasarımlarla birleştirmesi veya Gaultier’in podyuma etek giyen erkekleri çıkarması, toplumsal cinsiyetin ne kadar kurgusal ve yapısal olduğunu yüzümüze vuran devrim niteliğinde hamlelerdi. Bugün sokaklarda ve podyumlarda giderek artan unisex tasarımlar ve androjen yüzler, modayı cinsiyet kalıplarının hem dönüştürücüsü hem de özgürleştirici aracı yapıyor.
Bütün bu antropolojik ve psikolojik katmanları sıyırdığımızda geriye şu gerçek kalır: Bugün ne giyineceğim? sorusu, kumaşlarla yapılan estetik bir tercihin çok ötesindedir. O, kimliğimizi, aidiyet arayışımızı, isyanlarımızı ve ait olduğumuz sınıfı dünyaya ilan ettiğimiz sosyolojik bir manifestodur. Üzerimize giydiğimiz her renk, taktığımız her aksesuar, dönemin politik ruhunu taşıyan giyilebilir birer manifestodur. Bu yüzden sabah dolap karşısında çaresizce sorduğumuz o basit soru, aslında varoluşumuzun en derin seslerindendir: Bugün, dünyaya hangi benliğimi göstereceğim?
Kaynakça
- Kaynakça
- Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
- Simmel, G. (1957). Fashion. American Journal of Sociology, 62(6), 541-558.
- Adam, H., & Galinsky, A. D. (2012). Enclothed cognition. Journal of Experimental Social Psychology, 48(4), 918-925.


