Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

SÜREKLİ BİR ŞEYLERİ BAŞARMAK ZORUNDA MIYIM?: DEĞERSİZLİKLE GELEN HIZ

Bitiş Çizgileri Arasında Kalan Zihin
Bazı insanlar için yaşam, sürekli bir maraton gibi devam eder. Bir bitiş çizgisine varır varmaz diğer hedef için yeniden yola çıkarlar. Hatta bazen bir işi tamamlamadan diğerine başlar, kimi zaman da biten her proje yerini daha büyük ve daha iddialı bir hedefe bırakır. Kısa molalar yalnızca yeni bir performansın başlaması için kullanılır; dinlenme ise neredeyse sürekli belirsiz bir zamana ertelenir. Günlük yaşamın temel gereksinimleri olan uyku, düzenli beslenme ve hatta bir bardak su içmek gibi fizyolojik ihtiyaçlar çoğu zaman ‘biraz daha bekleyebilir’ listesine alınarak yola devam edilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum, güçlü bir motivasyon ve disiplinli bir çalışma olarak algılanabilir. Fakat bunun bir de perde arkası vardır. Arka planda işleyen asıl dinamik, çoğu zaman sessiz ama derin bir değersizlik duygusuna işaret eder.

Prof. Dr. Wilhelm Wundt’un deneysel psikolojiyi sistemleştirdiği dönemde, insan davranışlarının yalnızca dışsal uyaranlara bağlı olmadığını; bireyin içsel inanç ve varsayımlarına da dayandığını öne sürmesi dikkat çekicidir. Buradaki önemli nokta, ‘başarma zorunluluğu’ inancının zamanla kişinin ancak üretken olduğu ve somut bir şeyler ortaya çıkardığı sürece değerli ve önemli olacağına dair zihinsel ve duygusal bir şemaya dönüşmesidir. Bu şema ise kronikleşen bir hız, bitmeyen görevler, sürekli devam eden işler ve durmaksızın belirlenen yeni hedefler şeklinde karşımıza çıkar.

1937’de Karen Horney, değersizliği bireyin kendi varoluşunu yeterli görmemesi ve sevgiyi ile onayı hak etmek için sürekli çaba harcaması olarak açıklamıştır. Birey sınırlarının ötesinde bir performansa zorlandıkça, bu çaba zamanla hem bedensel hem de ruhsal sağlığına zarar veren bir döngüye dönüşür. 1991’de Hewitt ve Flett’in geliştirdiği çok boyutlu mükemmeliyetçilik modeline bakıldığında, sürekli çalışan kişilerde hem kendine hem de başkalarına yönelik yüksek beklentilerin bulunduğu görülmektedir. Bu beklentiler karşılanmadığında ise suçluluk, yetersizlik ve değersizlik duyguları açığa çıkar. 2021’de Harvard Business Review’da yayımlanan ve 12 ülkeyi kapsayan geniş ölçekli bir araştırmada, ‘yüksek potansiyel’ olarak tanımlanan çalışanların %68’inin yılda en az iki kez tükenmişlik belirtileri yaşadığı sonucuna varılmıştır. Araştırma, bu durumun en önemli tetikleyicisinin sürekli performans gösterme zorunluluğu olduğunu ortaya koymuştur.

Kuramlar Çerçevesinde Kesintisiz Performans
Sürekli başarma zorunluluğu ve isteği, yalnızca bireysel bir alışkanlık ya da karakter özelliğiyle ilgili değildir. Aslında derinlemesine bakıldığında, zamanla oluşan ve psikodinamik kökenleri olan bir davranış örüntüsü olduğu görülür. Psikiyatrist Dr. Alfred Adler (1870–1937), bireysel psikolojinin kurucusu olarak aşağılık duygusu kavramını geliştirmiş ve bunu üstünlük çabası kavramıyla ilişkilendirmiştir. Adler’e göre özellikle çocukluk döneminde yaşanan yetersizlik deneyimleri olarak nitelendirilen ebeveynlerin çocuklardan yüksek beklentileri, sık eleştirilme veya kişiler arası kıyaslamalar gibi bireyin iç dünyasında “eksiklik” algısını besleyecek yaşantılar bu sona götürüyor. Sağlıklı sınırlar içinde kaldığında bu eğilim motivasyonu artırıcı bir unsur olabilirken; sınırlar aşıldığında kontrol kaybıyla birlikte birey durmayı bilmez hâle gelir. Her başarı kısa süreli bir rahatlama getirir; ancak yeni hedefin kaygısı bireyi yeniden kuşatarak farkında olmadan tükenmişlik ve ilişkisel kopukluk riskine sürükler.

Dr. Karen Horney, 1950’de yayımladığı Nevroz ve İnsan Gelişimi: Kendini Gerçekleştirme Mücadelesi adlı eserinde, sevginin ve kabulün koşullu verildiği ortamlarda bireyin değersizlik ve yetersizlik hislerinin köklendiğini savunur. Çocuk sevgiyi ve kabul edilmeyi yalnızca belirli bir davranış ya da başarı sonucunda deneyimliyorsa, zihninde ‘Başarılı olduğum için değerliyim’ şeması oluşmaya başlar. Bu şema, yaş ilerledikçe bireyin zihninde daha da pekişir. Psikolog Assor, Roth ve Deci’nin (2004) yürüttüğü araştırmalar, koşullu kabulün hâkim olduğu ortamlarda yetişen çocukların yetişkinlik döneminde kırılgan bir kendilik değeri geliştirdiklerini ve başarı odaklı bir özsaygı yapısı sergilediklerini ortaya koymuştur. Bu nedenle birey, başarısızlığı sürekli bir tehdit olarak algıladığı için durmaksızın üretmeyi ve hedeflerine ulaşmayı, kendi varlığını kanıtlamanın bir yolu olarak görmeye başlar.

Dr. Carl Rogers’ın 1951’de geliştirdiği “koşulsuz olumlu kabul” kavramı, bu döngüye köklü bir karşıtlık sunar. Rogers’a göre, bireyin olduğu gibi kabul edilmesi ve değer görmesi temel bir psikolojik gereksinimdir. Koşulsuz kabul gören bireyler, değerlerini performanslarına endekslemeden ve herhangi bir kıyaslamaya maruz kalmadan içsel bir güven geliştirebilir. Bunun temelinde “koşulsuz olumlu kabul” anlayışı yatar. Tam tersi bir ortamda yetişen bireylerde ise “yapmak ve başarmak” üzerinden varlıklarını kanıtlama eğilimi ortaya çıkar. Bu eğilim, “değersizlikle gelen hız” fenomeninin en kritik psikolojik kökenlerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Psikolog Dr. Leon Festinger’in 1957’de geliştirdiği bilişsel çelişki teorisi, bireyin inançları ile davranışları arasındaki dengeyi koruyamadığında psikolojik bir rahatsızlık hissetmesine odaklanır. “Başarmalıyım/Başarılı olmalıyım.” şeması ile “Dinlenmeye ihtiyacım var.” düşüncesi arasındaki çatışma, yoğun bir içsel gerginliği ortaya çıkarır. Bu gerginlik yalnızca psikolojik düzeyde değil, aynı zamanda biyolojik düzeyde de kendini gösterir; kronik stres hormonlarının (özellikle kortizol) artışı bağışıklık sistemini zayıflatır, uyku kalitesini bozar ve uzun vadede tükenmişlik sendromuna zemin hazırlar.

Psikolog Dr. Paul Hewitt ve Psikolog Dr. Gordon Flett’in 1991’de geliştirdiği çok boyutlu mükemmeliyetçilik modeli, mükemmeliyetçiliği hem içsel (kendine yönelik yüksek standartlar) hem de dışsal (başkalarının beklentilerini karşılama çabası) boyutlarıyla birlikte geniş kapsamda ele alır. Değersizlik duygusu yoğun olan bireyler çoğu zaman bu iki boyutla da karşı karşıya kalır. Bir iş tamamlanmadan yenisine başlanması, çoğunlukla ‘yeterince iyi olamama’ kaygısını bastırmanın bir yolu olarak işlev görür. DSM-5: Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda mükemmeliyetçilik doğrudan bir tanı ölçütü olarak yer almasa da, Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) tanı ölçütleri arasında ‘esnek olamama, aşırı düzen ve kontrol ihtiyacı’ ile birlikte değerlendirilir. Bu ölçütler, değersizlik ve başarma zorunluluğunun klinik boyutlarını anlamak açısından önemli bir gösterge niteliğindedir.

Bu beş kuram ve modelin ortak noktasına bakıldığında, sürekli başarma isteğinin yalnızca bireyin bilinçli olarak koyduğu hedeflerden değil; erken dönemde şekillenen bağlanma biçimlerinden, değer algısından, bilişsel uyumsuzluk süreçlerinden ve mükemmeliyetçilik eğilimlerinden de etkilendiği görülür. Bu perspektiften hareketle, sürekli başarma isteği bir tercih ya da disiplin olmanın ötesinde, erken dönemde öğrenilmiş, bilişsel düzeyde pekiştirilmiş ve kimlik oluşumunu olumsuz yönde etkilemiş bir varoluş stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Kişi, durduğunda yalnızca üretkenliğini değil, kendi değerini de kaybedeceğine inanır; bu inanç ise onu yavaşlamaktan çok hızlanmaya zorlayan bir içsel dinamik haline gelir.

Travma Kökenleri ve İçsel Mekanizmalar
Travma, yalnızca olumsuz yaşantıların bıraktığı geçici bir sarsıntı değil; bireyin benlik algısını, ilişkilerini ve yaşam boyu süren davranış örüntülerini etkileyebilen derin bir deneyimdir. Çocukluk döneminde yaşanan olumsuz duygusal deneyimler ve aile içi dinamikler, bireyin değer algısının ve başarma stratejilerinin nasıl şekilleneceğinde kritik bir rol oynar. Travmanın bu kökenlerini anlamak, yalnızca ruhsal bozuklukların değil; aynı zamanda günlük yaşamda gözlemlenen “sürekli başarma isteği” gibi davranış kalıplarının da açıklanmasında temel bir anahtar niteliğindedir. Travma ve psikopatoloji üzerine yapılan araştırmalar, çocukluk döneminde eleştirel ebeveyn tutumlarının, duygusal ihmalin, kapasitenin üzerinde sorumluluk yüklenmesinin ve yüksek beklentilerin bu süreci aile ortamında şekillendiren faktörler olarak ele alındığını göstermektedir. Psikolog Dr. Gordon Flett ve Psikolog Dr. Paul Hewitt’in 2002 yılında yürüttükleri çalışmalar da, çocukluk dönemindeki ailevi deneyimlerin bireylerde değersizlik duygusunu pekiştirerek mükemmeliyetçilik eğilimlerini artırdığını ortaya koymuştur.

Bu tabloyu daha karmaşık hâle getiren bir diğer unsur, travma sonrası gelişim süreçleridir. Psikolog Dr. Richard Tedeschi ve Psikolog Dr. Lawrence Calhoun’un 2004 yılında post-travmatik büyüme üzerine yaptıkları araştırmalar, bazı bireylerin büyük bir kayıp, hastalık veya kriz sonrasındaki süreçte olağanüstü düzeyde üretkenlik sergilediklerini ve hedeflerin dışında başka bir şeye odaklanmadıklarını ortaya koymuştur. Bu durum başlangıçta psikolojik iyileşmenin bir göstergesi gibi görünebilir. Ancak klinik gözlemler, söz konusu olağanüstü üretkenliğin çoğu zaman iyileşmeden çok, duygusal kaçınmanın bir yolu olduğunu göstermektedir. Birey, yasını, öfkesini ya da kırılganlığını deneyimlemek yerine “aşırı meşguliyet” ile bu duyguların yüzeye çıkmasını engeller. Zamanla ertelenmiş olan bu duygular ise daha yoğun ve sarsıcı biçimde geri döner.

Nörobiyolojik düzeyde ise travma, beynin amigdala (tehdit algısı), prefrontal korteks (karar verme mekanizması) ve hipokampus (hafıza) bölgeleri arasındaki dengeyi olumsuz düzeyde etkileyebilir. Bu durum, kişi durduğunda huzursuzluk hissine kapılmasına, “Daha çok ve iyi yapmalıyım.” dürtüsünün ise biyolojik bir alarm sistemi gibi tetiklenmesine yol açar. Uzun vadede bu durum, kronik kortizol yüksekliği, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları, bağışıklık sistemi zayıflaması ve tükenmişlik sendromu riskini artırır.

Sonuç olarak ‘değersizlikle gelen hız’, yalnızca psikodinamik dinamiklerin değil; aynı zamanda erken bağlanma deneyimlerinin, travma sonrası geliştirilmiş başa çıkma yollarının ve biyolojik stres tepkilerinin birleşiminden doğar. Bu nedenle müdahale sürecinde yalnızca davranışsal yöntemlere odaklanmak yeterli değildir; travmanın hem duygusal hem de bedensel izlerini dikkate alan bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir.

Sürekli Başarma Döngüsünün Psikodinamiği
Sürekli başarma zorunluluğu çoğunlukla üç temel psikodinamik

Başak TOHUMCU
Başak TOHUMCU
2013 yılında Girne Amerikan Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun oldum. 2020 yılında Klinik Psikoloji yüksek lisansımı, “Üniversite öğrencilerinde intihar olasılığı ve kendine zarar verme davranışının; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri, travmatik yaşam olayları ve sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi” başlıklı araştırmamla tamamlayarak Klinik Psikolog unvanını aldım. Klinik psikoloji alanındaki bu akademik süreç, yalnızca bilimsel bir birikim değil; aynı zamanda insani bir farkındalığın da kapısını araladı. İntihar olasılığı ve kendine zarar verme davranışları üzerine yürüttüğüm çalışmalar, bana yalnızca bilgiyi değil, sözcüklerin iyileştirici gücünü de öğretti. Çalışmalarımda; EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Şema Terapisi, Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi (ADDT), Oyun Terapisi, Masal Terapisi ve Çözüm Odaklı Terapi yaklaşımlarından yararlanmaktayım. Hakkari’den Esenyurt’a, Beylikdüzü’nden Avcılar’a uzanan mesleki yolculuğum boyunca farklı sosyo-kültürel bağlamlarda, binlerce bireyin yaşamına tanıklık ettim. 2015–2018 yılları arasında Hakkari Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nde, 2018–2024 yılları arasında İstanbul Esenyurt Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Bölüm Başkanı olarak görev yaptım. 2024–2025 yılları arasında Beylikdüzü Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nde görev aldım. 2025 Eylül ayı itibarıyla Avcılar Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Bölüm Başkanı olarak görevime devam etmekteyim. Bu süreçte edindiğim saha deneyimi bana, psikososyal desteğin yalnızca terapi odalarında değil, satırlarda da var olması gerektiğini gösterdi. Millî Eğitim Bakanlığı ve UNICEF iş birliğiyle yürütülen psikososyal destek programlarında formatör olarak görev aldım; farklı illerde eğitimler vererek uygulayıcı öğretmenlerin yetişmesine katkı sağladım. 2017–2022 yılları arasında geliştirilen önleyici ve güçlendirici psikososyal destek içeriklerinin hazırlanması, uygulanması ve geliştirilmesi süreçlerinde aktif rol aldım. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Daire Başkanlığı bünyesinde yürütülen çeşitli çalışmalarda da aktif olarak görev aldım. İl, ilçe ve ulusal düzeyde Psikososyal Koruma, Önleme ve Krize Müdahale Hizmetleri Komisyonlarında aktif olarak görev almaktayım. Bu kapsamda; kriz durumlarının değerlendirilmesi, psikososyal destek süreçlerinin planlanması ve sahada yürütülen müdahale çalışmalarının koordinasyonu gibi alanlarda çalışmalarımı sürdürmekteyim. Mesleki yolculuğum boyunca verdiğim eğitimlerde, danışanlarımla yürüttüğüm terapi süreçlerinde ve kriz anlarında sahada üstlendiğim roller aracılığıyla gördüm ki; doğru zamanda kurulan bir cümle, bazen bir insanın iç dünyasında derin bir dönüşüm başlatabilir. Bu nedenle; psikoloji biliminin güncel yaşamla buluştuğu noktada, bireyin kendini anlamlandırmasına katkı sunan, duygulara temas eden ve bilimsel bilgiyi anlaşılır bir dile dönüştüren yazılar paylaşmayı amaçlıyorum.Çünkü inanıyorum ki; insanın iç dünyasını anlamak psikolojinin bilimsel misyonudur, o dünyayı ifade edilebilir kılmak ise yazının anlatı gücüdür.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar