Hiç kendinizi “Neden hep aynı tip insanlardan hoşlanıyorum?” ya da “Neden ilişkilerimde benzer sorunları tekrar tekrar yaşıyorum?” diye sorguladınız mı? Çoğu zaman bu soruların cevabını bugünde ararız. Oysa cevabın bir kısmı, yıllar önce çocukluğumuzda yazılmaya başlamış olabilir.
Elbette hiçbirimiz yalnızca çocukluğumuzun bir ürünü değiliz. Yaşadığımız deneyimler, kurduğumuz ilişkiler ve zaman içinde geliştirdiğimiz farkındalık da kim olduğumuzu şekillendirir. Ancak ilk ilişkilerimizi kurduğumuz aile ortamı, sevgiye, güvene ve yakınlığa dair oluşturduğumuz ilk haritayı çizer. Yetişkinlikte kurduğumuz romantik ilişkiler de çoğu zaman bu haritanın izlerini taşır.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde sadece beslenmeye ya da korunmaya ihtiyaç duymaz. Aynı zamanda görülmeye, duyulmaya ve duygularının anlaşılmasına ihtiyaç duyar. Ağladığında sakinleştirilen, korktuğunda yanında güven veren bir yetişkin bulan çocuk, zamanla “İhtiyaç duyduğumda biri yanımda olur.” inancını geliştirir. Bu güven duygusu ilerleyen yıllarda kurduğu ilişkilerin de temel taşlarından biri hâline gelir.
Ancak her çocuk aynı deneyimi yaşamaz. Bazıları sevgiyi kazanılması gereken bir ödül gibi öğrenir. Bazıları ise sevgiyi kaybetmemek için sürekli uyum sağlamak zorunda hisseder. Kimileri duygularını ifade ettiğinde eleştirilir, kimileri ise görmezden gelinir. Çocuk zihni bu deneyimleri olduğu gibi kaydeder ve çoğu zaman bunları hayatın doğal işleyişi olarak kabul eder.
İşte tam da bu nedenle yetişkin olduğumuzda bize tanıdık gelen kişiler her zaman bize iyi gelen kişiler olmayabilir. Çünkü zihnimiz çoğu zaman güvenli olanı değil, tanıdık olanı seçmeye eğilimlidir.
Örneğin çocukluğunda sevgiyi ancak başarılı olduğunda gören biri, yetişkinlikte de sevgiyi hak etmek için sürekli çabaladığı ilişkilerin içinde bulabilir kendini. Sürekli karşı tarafı mutlu etmeye çalışan, kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atan ya da “Biraz daha uğraşırsam değişir.” diye düşünen kişilerde bu örüntülere sık rastlanır.
Benzer şekilde, duygusal olarak ulaşılması zor bir ebeveynle büyüyen biri, farkında olmadan yine duygularını ifade etmekte zorlanan partnerlere ilgi duyabilir. Bunun nedeni acı çekmeyi istemesi değildir. Aksine, çocukken tamamlanmamış bir hikâyeyi bu kez farklı bir sonla bitirebilme umududur. Sanki bu kez yeterince sevilirse, geçmişte eksik kalan o duygu da tamamlanacakmış gibi hissedebilir.
Bu durum psikolojide zaman zaman “tekrarlama eğilimi” olarak ele alınır. İnsan zihni, yarım kalan duygusal deneyimleri yeniden yaşayarak bu kez çözmeye çalışabilir. Ne var ki aynı dinamikler tekrarlandığında sonuç çoğu zaman değişmez. Kişi farklı insanlarla birlikte olsa bile benzer hayal kırıklıkları yaşamaya devam edebilir.
Peki bu, kader midir? Kesinlikle hayır. Çocukluk deneyimleri bizi etkiler; ancak hayatımızı belirleyen tek unsur değildir. İnsan zihni öğrenebildiği gibi yeniden öğrenebilir de. Öncelikle kendi ilişki örüntülerimizi fark etmek, bu döngüyü değiştirebilmenin en önemli adımıdır.
Kendimize şu soruları sormak bazen düşündüğümüzden çok daha fazla şey anlatır: İlişkilerimde beni en çok zorlayan konu ne? Partnerlerimin ortak özellikleri neler? Bir ilişkide en çok neden kaygılanıyorum? Sevilmek için sürekli bir şeyler yapmak zorunda mı hissediyorum? Yoksa biri bana yakınlaştığında kendimi geri mi çekiyorum?
Bu soruların tek bir doğru cevabı yoktur. Ancak verdiğimiz cevaplar, geçmişimizle bugünümüz arasındaki görünmeyen köprüleri fark etmemize yardımcı olabilir.
Sağlıklı bir ilişki, çocuklukta yaşanan her eksikliği tamamlamak zorunda değildir. Aslında romantik ilişkiler, çocukluk yaralarını tedavi etmek için kurulmaz. Böyle bir beklenti hem kişinin kendisi hem de partneri üzerinde ağır bir yük oluşturabilir. Bunun yerine sağlıklı bir ilişki; iki yetişkinin birbirinin yaralarını iyileştirmeye çalışmadan, onları anlayabildiği, saygı duyabildiği ve güvenli bir bağ kurabildiği bir alan sunar.
Bazen insanlar “Doğru insanı bulursam bütün sorunlarım çözülür.” diye düşünür. Oysa çoğu zaman asıl dönüşüm, doğru insanı bulmaktan önce kendimizi tanımakla başlar. Çünkü kendimizi ne kadar iyi tanırsak, bize gerçekten iyi gelen ilişkiyi seçme ihtimalimiz de o kadar artar.
Geçmişimizi değiştiremeyiz. Çocukken yaşadıklarımızı geri alamasak da bugün kurduğumuz ilişkilerde farklı seçimler yapabiliriz. Farkındalık geliştirdikçe, otomatik olarak tekrar ettiğimiz ilişki kalıplarını sorgulamaya başlarız. Belki ilk kez, bize tanıdık geleni değil; bize iyi geleni seçebiliriz.
Sonuç olarak partner seçimimiz yalnızca tesadüflerden ibaret değildir. Bazen çocukluğumuzdan taşıdığımız duygular, beklentiler ve inançlar bu seçimlerde sessizce rol oynar. Ancak geçmişimiz yönümüzü etkileyebilir; rotamızı belirlemek ise her zaman bizim elimizdedir. Kendimizi anlamaya cesaret ettiğimizde, yalnızca ilişkilerimiz değil, kendimizle kurduğumuz bağ da değişmeye başlar. Ve belki de gerçek değişim, tam olarak burada başlar.

