Çoğumuzun çevresinde böyle insanlar vardır. İlişki iki tarafa da iyi gelmese bile, ilişkiyi sürdürme konusunda ısrarcıdırlar. Veya bu ilişki bitmiştir; üzerinden aylar hatta yıllar geçmiştir ama o kişi hâlâ onu düşünüyordur. Belki sosyal medya hesaplarına bakıyordur, belki ortak arkadaşlardan haber almaya çalışıyordur, belki bir gün yeniden karşılaşma ihtimali yaratmaya çalışıyordur.
Dışarıdan bakıldığında bu durum çoğu zaman mantıksız görünür. Özellikle ilişkinin kişiye zarar verdiği, mutsuz ettiği veya defalarca hayal kırıklığı yaşattığı durumlarda şu soru akla gelir: Madem bu kadar acı çekiyorsun, neden bırakamıyorsun?
Bu sorunun psikolojideki birçok konu gibi tek bir cevabı yoktur. Ancak bazı kuramlar, insanların neden bazen sona ermiş bir ilişkiyi zihinsel ve duygusal olarak geride bırakmakta zorlandıklarını anlamamıza yardımcı olabilir. Şema Kuramı, Öz-Tutarlılık Yaklaşımı ve Kendini Doğrulama Kuramı ile ilişkilerden neden vazgeçemediğimizi açıklamaya çalışacağım.
Şema Kuramı’nın kurucusu Jeffrey Young’dır. Young’a göre insanlar çocukluk ve ergenlik dönemlerinde yaşadıkları deneyimler sonucunda kendileri, diğer insanlar ve dünya hakkında bazı temel inançlar geliştirirler. Bu inançlar zamanla “şema” adı verilen yapılara dönüşür. Şemalar çoğu zaman bilinçli olarak fark edilmez; ancak kişinin ilişkilerini, duygularını ve davranışlarını önemli ölçüde etkiler.
Örneğin, çocukluk döneminde sık sık reddedilen, duygusal ihtiyaçları yeterince karşılanmayan veya terk edilme deneyimleri yaşayan bir kişi zamanla “İnsanlar gider, kimse bana gerçekten bağlı kalmaz ya da sevilmeye layık değilim” gibi inançlar geliştirebilir. Bu inançlar yetişkinlikte de tamamen ortadan kaybolmaz; aksine, kişinin romantik ilişkilerinde yeniden aktive olabilir.
İşte burada ilginç bir durum ortaya çıkar. İnsanlar çoğu zaman kendilerine iyi gelen kişilere değil, tanıdık gelen ilişki dinamiklerine çekilebilirler. Dışarıdan bakıldığında sağlıklı ve güvenli bir ilişki fırsatı varken, kişi kendisini sürekli belirsizlik içinde bırakan bir partnere ilgi duyabilir. Çünkü o belirsizlik hissi yeni değildir; çocukluğundan beri taşıdığı duygusal deneyimlere benzemektedir. Tabi mesele yalnızca şemalarla sınırlı değildir.
Psikolojide ”öz-tutarlılık yaklaşımı” adı verilen bir görüş vardır. Bu yaklaşıma göre insanlar kendileri hakkında tutarlı bir benlik algısı sürdürmek isterler. Yani, kim olduğumuza dair oluşturduğumuz hikâyenin korunması bizim için önemlidir. Bu hikâye olumlu veya olumsuz olabilir. Mesela kişi kendisini sevilen, değerli ve yeterli biri olarak görüyorsa, bu algıyı destekleyen deneyimler yaşadığında rahat hisseder. Ancak kişi kendisini değersiz veya yetersiz biri olarak görüyorsa, durum biraz daha karmaşık hale gelir. Çünkü insanlar her zaman mutlu olmak istemez; aynı zamanda tutarlı olmak isterler. Bu biraz tuhaf gelebilir. Ama günlük hayatta bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Sürekli eleştirilen bir kişi, onu takdir eden insanların sözlerine inanmakta zorlanabilir. Kendisini başarısız, yetersiz gören biri, başarılarını küçümseyebilir. Çünkü olumlu geri bildirimler mevcut benlik algısıyla uyuşmamaktadır. Kendine olumlu eleştiriler yapan kişiden rahatsızlık duyup uzaklaşmak isteyebilir.
İlişkilerde de benzer bir durum yaşanabilir. Kendisini sevilmeye değer görmeyen biri, gerçekten sevildiği bir ilişkide zaman zaman huzursuz hissedebilir. Buna karşılık, kendisini değersiz hissettiren bir ilişki ona tanıdık gelebilir. Acı verici olsa bile tanıdık olması, onu psikolojik olarak daha öngörülebilir hale getirir.
Şimdiyse William Swann tarafından geliştirilen Kendini Doğrulama Kuramı devreye girer. Bu kurama göre insanlar yalnızca olumlu değerlendirilmek istemezler; aynı zamanda kendileri hakkındaki mevcut inançlarının başkaları tarafından doğrulanmasını da isterler.
Örneğin, bir kişi kendisini yetersiz görüyorsa, bu inancı doğrulayan geri bildirimlere daha fazla dikkat edebilir. Hatta bazen bu inancı destekleyen ilişkilerin içinde kalmaya devam edebilir. Kendine yetersiz hissettiren, eksikliklerini dolaylı yollarla ya da açıkça ifade eden kişilerle zarar görmelerine rağmen bağlarını sürdürebilirler.
Buradaki önemli nokta şudur: insanlar bilinçli olarak acı çekmek istemezler. Kimse “Bana kötü davranan birini, beni ağır eleştiren kişiyi seçeyim” diye düşünmez. Ancak mevcut benlik algısını doğrulayan deneyimler, psikolojik olarak daha tanıdık ve anlaşılır gelebilir. Belki de bundan dolayı bazı insanlar ilişki bittikten sonra bile eski partnerlerini tamamen geride bırakamazlar.
Çünkü geride bıraktıkları şey yalnızca bir insan değildir; aynı zamanda yıllardır taşıdıkları bazı inançlardır.
Bunu daha somut bir örnekle düşünelim. Çocukluğu boyunca babasından sık sık eleştiri duyan, başarıları yeterince görülmeyen ve kendisini değerli hissetme fırsatı bulamayan bir kadın düşünelim. Yıllar sonra kurduğu romantik ilişkide de benzer bir tabloyla karşılaşsın. Erkek arkadaşı onu sık sık eleştiriyor, küçümsüyor, duygusal ihtiyaçlarına karşılık vermiyor ve sevgisini açıkça göstermiyordur. Dışarıdan bakanlar bu ilişkinin neden sürdüğünü anlamakta zorlanabilir. Oysa kadın için bu ilişki yeni değildir; tanıdık bir durumdur. Çocukluğunda öğrendiği ilişki diline benzemektedir. Bu nedenle ilişki ona iyi gelmese de ondan vazgeçmek kolay olmayabilir. Hatta ilişki sona erdikten sonra bile yıllarca eski partnerine ulaşmaya çalışabilir. Çünkü çoğu zaman peşinden koşulan şey yalnızca o kişi değil, yıllardır alınamayan değerin, onayın ve kabulün bir gün alınabileceğine dair umuttur.
Belki de bu yüzden bazı ayrılıklar bu kadar zorlayıcıdır. Aslında insanlar bazen eski sevgililerini değil, benliklerini bırakmakta zorlanırlar.
Çünkü ilişki sona erdiğinde geriye şu sorular kalır: Gerçekten değersiz miyim, yoksa yıllardır inandığım düşünce sistemim yanlış olabilir mi? Bu sorularla yüzleşmek, ayrılığın kendisinden daha zor olabilir.
Elbette her ilişkiyi veya her ayrılığı bu kuramlarla açıklamak mümkün değildir. İnsanların bir ilişkiyi sürdürememesinin ya da bitirememesinin çok farklı nedenleri olabilir. Ancak Şema Kuramı, Öz-Tutarlılık Yaklaşımı ve Kendini Doğrulama Kuramı birlikte ele alındığında önemli bir noktaya işaret eder: Bazen bir ilişkiyi bırakmayı zorlaştıran şey sevginin büyüklüğü değildir. Bazen bizi geçmişe bağlayan şey, o ilişkinin doğruladığı benlik algısıdır.
Gerçek iyileşme, eski bir ilişkiyi unutmaya çalışmakla değil; o ilişkinin beslediği eski hikâyeyi yeniden yazabilmekle başlar.


