Çarşamba, Haziran 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Pazarlık Masasından Özgürlüğe: Dijital Çağın “Yüksek Değerli Kadın” Söylemi Neden Bu Kadar Çekici?

“Eğer bir adam sana ilk 15 dakika içinde bir şey satın almayı teklif etmiyorsa o doğru hedef değil.”

“Erkekler konuşurken onları dinlemek zorunda değilsin, sadece alışverişe gittiğinde ne satın alacağını düşün.”

“Bencil olanlar kazanır. Kendini her zaman ilk sıraya koy.”

Bugün milyonlarca genç kadının kulaklığında, The Wizard Liz veya Shera Seven gibi dijital ikonların sert, tavizsiz ve son derece stratejik ilişki formülleri yankılanıyor. Küresel ekonomik belirsizliklerin, yalnızlaşmanın ve gelecek kaygısının arttığı bir dönemde bu “high-value woman” (yüksek değerli kadın) söylemi, birçok genç kadına bir özgürleşme reçetesi gibi sunuluyor. İlk bakışta bu mesajlar, kadınları daha seçici olmaya, sınır koymaya ve özsaygı geliştirmeye davet ediyor gibi görünse de, bu parıltılı söylemin biraz altını kazıdığımızda, karşımıza yalnızca bireysel güçlenme anlatıları değil, aynı zamanda güvencesizlikle baş etme stratejileri de çıkıyor.

Bu noktada sosyal bilimlerde önemli bir kavram devreye giriyor: patriyarkal pazarlık. Deniz Kandiyoti’nin (1988) geliştirdiği bu kavram, kadınların her zaman ataerkil düzeni doğrudan reddetmediğini; çoğu zaman sistemin kurallarını veri kabul ederek bu kurallar içinde kendileri için güvenlik, statü veya avantaj yaratmaya çalıştıklarını anlatır. Geçmişte bu pazarlık çoğunlukla “iyi eş” ve “iyi anne” olma karşılığında korunma ve toplumsal kabul görme biçiminde işlerken, dijital çağda farklı formlara bürünmüş görünmektedir. İlişkileri stratejik bir yatırım alanı olarak görmek, ekonomik güvenceyi partner seçiminde merkezi bir ölçüt haline getirmek ya da ilişkiyi bir güç mücadelesi olarak kurgulamak, bu yeni pazarlığın örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu fenomenlerin neden bu kadar güçlü karşılık bulduğunu anlamak için bir başka kavrama daha ihtiyaç var: kesişimsellik. Kimberlé Crenshaw’ın (1989) ortaya koyduğu bu yaklaşım, insanların yalnızca kadın oldukları için değil; aynı zamanda sınıf, etnik köken, göçmenlik statüsü veya ırk gibi farklı toplumsal konumlarının kesişiminde dezavantaj yaşayabileceklerini ileri sürer. Başka bir deyişle, bazı kadınlar yalnızca cinsiyetlerinden dolayı değil, aynı anda birden fazla kırılgan toplumsal konumda bulundukları için daha yoğun güvencesizlik deneyimlerler.

Bu açıdan bakıldığında, söz konusu figürlerin ürettiği içerikleri yalnızca bireysel tercihler olarak değerlendirmek eksik kalabilir. The Wizard Liz, Doğu Avrupa kökenli bir göçmen olarak Batı Avrupa’da yaşam deneyiminden söz ederken; Shera Seven, Amerika Birleşik Devletleri’nde tarihsel olarak hem ırksal hem de ekonomik eşitsizliklerden en fazla etkilenen gruplardan biri olan Siyah kadınların deneyimlerinden bahsetmektedir. Elbette bu durum onların tüm söylemlerini açıklamaz; ancak sürekli vurguladıkları “korunmasız kalmama”, “kaynaklara erişim sağlama” ve “gücü kaybetmeme” temalarının arkasındaki toplumsal zemini anlamamıza yardımcı olur. Bu kadınların milyonlarca takipçi bulmasının nedeni de yalnızca karizmatik olmaları değil, çağımızın yaygın güvencesizlik hissine tercüman olabilmeleridir.

Tam bu noktada mesele psikolojik bir boyut kazanıyor. Sağlıklı bir özsaygı geliştirmek ile dünyayı sürekli tehditlerle dolu bir yer olarak algılayıp ilişkileri buna göre kurgulamak aynı şey değildir. Psikoloji literatürü, yoğun incinme ve sömürülme korkusunun bazen aşırı kontrol ihtiyacına dönüşebildiğini göstermektedir. Kişi kendini korumaya çalışırken ilişkiyi karşılıklı güven ve yakınlık alanı olarak değil, sürekli tetikte olunması gereken bir mücadele alanı olarak deneyimlemeye başlayabilir.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça karşılaşılan “kimseye ihtiyaç duyma”, “her zaman üstün konumda ol”, “ilk hamleyi asla yapma” veya “duygularını belli etme” gibi tavsiyeler yalnızca özgüven göstergeleri olarak okunamaz. Bunlar aynı zamanda belirli savunma stratejileridir. Savunma stratejileri kısa vadede kişiye kontrol hissi verebilir; ancak uzun vadede ilişkileri karşılıklı güven yerine güç dengeleri üzerinden kurma riskini de beraberinde getirir.

Üstelik burada önemli bir paradoks ortaya çıkar. Bu söylemler kadınlara “gücün onda olduğu” hissini verirken, tanımlanan güç çoğu zaman hâlâ ataerkil sistemin değer verdiği ölçütlere bağlıdır: gençlik, güzellik, arzu edilirlik, ekonomik kaynaklara erişim veya erkeklerin ilgisini yönetebilme becerisi. Dolayısıyla oyun değişmiş gibi görünse de oyunun kuralları büyük ölçüde aynı kalmaktadır.

Sorun da tam olarak burada yatmaktadır. Güvencesiz bir dünyada kadınların kendilerini korumak için çeşitli zırhlar kuşanmasını yargılamak mümkün değildir. Ancak bireysel hayatta kalma stratejileri ile kolektif özgürleşme stratejileri aynı şey değildir. Birincisi mevcut sistem içinde daha avantajlı bir pozisyon elde etmeye çalışırken, ikincisi sistemin ürettiği eşitsizlikleri sorgular.

Gerçek güçlenme yalnızca pazarlık masasında daha iyi bir yer kapmak değildir. Psikolojik açıdan kişinin kendi değerini başkalarının onayından bağımsız hissedebilmesi, sosyolojik açıdan ise güvenli ve adil yaşam koşullarına erişebilmesidir. Bazen mesele masadaki en güçlü kişi olmak değil, insanları sürekli pazarlık yapmaya zorlayan masanın kendisini sorgulayabilmektir.

İrem Gülsün Zengin
İrem Gülsün Zengin
İrem Gülsün Zengin, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Ardından iktisat ve Evlilik ve Aile Danışmanlığı alanlarında yüksek lisans eğitimlerine başlamıştır. Aldığı eğitimler doğrultusunda ergen ve yetişkin bireylerle online olarak danışmanlık hizmeti vermektedir. Bilişsel psikoloji, evrimsel psikoloji, ekonomi psikolojisi, mali psikoloji, suç psikolojisi ve dijital psikoloji alanlarıyla ilgilenmekte, bu alanlarda hem akademik hem de uygulamalı çalışmalar yürütmektedir. Psikoloji bilgisini dijital platformlarda paylaşarak daha geniş kitlelere ulaşmayı ve bireylerde farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar