Aşkta Kazanan Yok: İlişkilerde Güç Savaşları
Günümüz ilişkilerinde, sosyal medya beklentileri ve cinsiyet rollerinin yeniden belirlenmesi ile artan ilişki çatışmaları bir mücadeleye evrilmeye başlamıştır. Mücadele dozu kimi zaman ilişki sınırlarını aşarak başlı başına bir “müsabaka” halini çağrıştırdığı söylenebilir. Oluşan bu rekabet hali partnerliğin doğasına zarar verdiği gibi; değişen dinamikler partnerlerin birbirine olan desteğini sürekli bir çatışma ortamına da dönüştürebilmektedir.
Görünmeyen Rekabet: Kim Daha Az İhtiyaç Duyuyor?
Güç savaşları genelde oldukça sessiz ilerler. Bir tarafın geç cevap vermesiyle bile başlayabilir. Diğeri bunu fark etse de tepki vermez. Sonra zaman ilerledikçe o da tepki olarak kendini biraz geri çeker. Bir süre sonra bu durumdan ötürü iki insan da birbirini kaybetmemek yerine birbirine “daha az ihtiyaç duyan taraf” olmak için çabalayabilir. Çünkü günümüz ilişkilerinde ihtiyaç duymak zayıflıkmış gibi algılanıyor. Oysa bir ilişkiyi var eden şeylerden biri tam olarak o “ihtiyaç duyma” hali diyebiliriz. Birini özlemek, onu merak etmek ve onunla konuşmak istemek bir zamanlar ilişkinin en doğal yönleriydi. Şimdi ise bu yönler kontrol edilmesi gereken duygular haline geldi gibi görünüyor. Çünkü artık çevremizdeki insanların “Fazla hisseden, fazla bağlanan, fazla sevgi gösteren taraf olmaktan korkuyorum.” demesine daha fazla maruz kalabiliyoruz. Bu korkunun altında sadece bireysel deneyimlerin yanı sıra sosyal medyanın da etkileri bulunuyor. Sosyal medya, güç savaşının en büyük destekçilerinden biri olarak görebiliriz. Artık hemen hemen herkeste olan mevcut partnerlerden daha iyisini bulabileceği hissi, ilişkileri daha hassas hale getirebiliyor. İnsanlar artık birine bağlanmak yerine, “bağlanmadan kalabilmeyi” bir güç göstergesi olarak görmeye başlamış gibi duruyor. Böyle bir durumda ilişkiler, iki kişinin birbirine sırtını yasladığı bir alan olmaktan çıkıyor; iki kişinin ayrı ayrı ayakta kalma mücadelesine dönüşüyor. Bir taraf yaklaşınca diğerinin uzaklaşması, birinin açık olmasıyla diğerinin kapanması bazı mücadelelere örnek olabilir. Bu mücadeleler yaşanırken bu doğal akışta var olan ve kaçılamayan döngüler aslında hepimize çok tanıdık. Özellikle bir taraf kaygı dolu, diğeri daha mesafeli olduğunda bu güç savaşı kendini daha çok gösteriyor. Biri sevdiğini kaybetmekten korkarken, diğeri daha az bağlanmak adına kendini korumaya çalışabiliyor.
Bu Bir Zafer Değil, Yavaş Bir Kaybediş
İlişkilerde bağ kurmak, güç olduğu sürece mümkün olmayabiliyor. Çünkü bağ kurmak kontrolle değil; kendini bırakabilmek, açık olabilmek, kırılgan olabilmek ve “ben buradayım” diyebilmek ile var olabilir. İnsanlar artık daha havalı olduğu için “ben buradayım” demek yerine “ben istersem giderim” demeyi tercih edebiliyorlar. Bu tercihlerden dolayı bugün birçok insanın ilişkisi başlamadan bitmiş gibi bir vaziyete bürünebilmekte. Çünkü kimse gerçekten kaybetmek istemiyor ama gerçekten bağlanmaya da cesaret edemiyor. Oysa gerçek şu: Aşkta kazanan yok. Ya birlikte büyüyen iki insan var, ya da birbirine üstün gelmeye çalışırken yavaş yavaş uzaklaşan iki yabancı…
Çoğu zaman insanların, sevilmemekten çok sevmenin riskinden kaçtığını fark edebiliyoruz. Bu kaçış hali zamanla bir alışkanlık haline geliyor. İnsanların artık ilişkilerde ne hissettiklerini umursamıyor, nasıl göründükleri onların daha çok ilgisini çekmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz. Umursamıyormuş gibi davranmak, öyle olmamasına rağmen, gerçekten umursamaktan daha değerliymiş gibi hissettirebiliyor. Çünkü umursamak, yanında bağlanma riskiyle beraber geldiği düşünülebiliyor. Bağlanma riskini olabildiğince azaltmaya çalışan birey ise aslında farkında olmadan ilişkinin kendisini de küçültüyor, değer kaybına uğratabiliyor. Taraflar önemli olanın ilişkide güçlü görünmek olduğunu zannediyor ama asıl önemli olanın ilişkide güvende hissetmek olduğunu kaçırıyor olabilirler. Güvende hissedilmeyen yerlerde insanlar kendisi gibi olmakta zorlanıyor. Kendisi olmayıp her davranışını ölçen biri, bir süre sonra devamı gelmeyecek olan roller yapmaya başlayabilir.
Güç savaşında olan herkes sevgi aradığını söyler ama davranışlar çoğu zaman sevgi kurmak yerine kontrol kurmak üzerinedir. Kontrol ise ilişkilerin kısır döngülerinden yalnızca biri. Kontrol arttıkça insan kendi gibi olamayıp ve bunun sonucunda da bağ azalmasıyla kopuşlarla beraber kontrol hissi geri dönebilir. Bu kontrol döngüsü ilişkilerde iki tarafın da kendisi olabildiği, duygularını saklamak zorunda hissetmediği bir alan yaratıldığında kırılabilir. Net olmak, ilgi duyuyorsan belli etmek, özlediysen söylemek, kırıldıysan ifade etmek… Bunlar çoğu insanın güç kaybı olarak adlandırdığı nitelikler olsa da böyle bir durumun söz konusu olmadığını aksine bu niteliklerin duygusal olgunluğun göstergesi olabileceğini düşünebiliriz. Gerçek güç, hissettiğini saklamaya ihtiyaç duymamak mıdır? Hissetmemek mi? Hissetmiyormuş gibi yapmak duygularla nasıl baş edeceğini bilmeyen insanların hayata karşı aldığı bir savunma mekanizmalarından biri olabilir. Belki de bu yüzden en sağlıklı ilişkiler, tarafların oyun oynamadığı, birbirlerine net olduğu ilişkiler oluyor. Bu sağlıklı ilişkilerde bir yarış veya korku yerine sadece iki insan vardır. Belki de bütün mesele, ilişki dediğin şeyin birini yenmek değil, birbirine sırt yaslamak olduğunu anlayabilmektir.


