Pazartesi, Ağustos 24, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Hafızanın Fotoğrafı: Şehirler Değişirken İçimizde Ne Yıkılır?

Mekan Bize Ne Söyler? İnsanlık tarihi boyunca şehirler, sadece barınma

ihtiyacımızı karşılayan beton ve taş yığınlarından ibaret olmamıştır. Bir sokağın köşesi, yüzyıllık bir çarşının kubbesi veya çocukluğumuzun geçtiği o mahalle aslında benliğimizin sınırlarını çizen belirleyici tanıklardır. Psikolojide mekan kimliği ve mekan bağlanma olarak adlandırılan kavramlar, fiziksel çevremizin kendililik algımıza nasıl entegre olduğunu açıklar. Bizler, anılarımızı yalnızca zihnimizde değil, yürüdüğümüz kaldırımlarda, dokunduğumuz tarihi merdivenlerde ve önünden geçtiğimiz dükkanların vitrinlerinde de saklarız. Birey, çevreyle kurduğu bu bağ ile de dünyaya kök saldığını hisseder. Peki o duvarlar yıkıldığında zihnimizdeki anılara ve bağlara ne olur? Kentsel dönüşüm yalnızca binaları mı dönüştürür yoksa ruhumuzun bir parçasını da mı o beton yığınları altında bırakır?

Aynı Açıdan İki Farklı Zaman: Görsel Antropoloji Mekansal değişimin insan

psikolojisi üzerindeki etkisini anlamanın en güçlü yollarından biri görsel antropolojinin yeniden fotoğraflama pratiğidir. Elinizde onlarca yıl öncesine ait siyah beyaz bir fotoğrafla tarihi bir İstanbul semtinin sokaklarında, örneğin Kapalıçarşı’nın o labirent gibi yollarında yürüdüğünüzü hayal edin. Eski fotoğrafların çekildiği o belli açıyı bulup deklanşöre bastığınızda, vizöre yansıyan görüntü yalnızca kentsel bir dönüşümü değil devasa bir kültürel kopuşu ve değişimi belgeler. Eski karedeki o dolu organik dokunun, esnafın içinde kurduğu görünmez hiyerarşinin ve sokağın o yaşayan ritminin yerini alan yeni, steril ve kimliksiz yapılar bize antropolojik gerçeği fısıldar: Mekanın fiziksel yapısı değiştikçe, o

mekanın içindeki insan ilişkileri, toplumsal hiyerarşi ve sosyal doku da geri dönülemez

biçimde parçalanır. İki fotoğraf arasındaki o keskin farklılık aslında kaybedilen kültürün ve zamanın bir büyütecidir.

Solastalji: Kendi Evinde Sürgün Olmak Fiziksel çevremizin bizim kontrolümüz

dışında, hızla ve acımasızca değişmesinin yarattığı o derin boşluk hissinin psikoloji literatüründe sarsıcı bir adı var: Solastalji. Avustralyalı çevre filozofu Glenn Albrecht

tarafından ortaya atılan bu kavram, evinden hiç ayrılmadığın halde ev hasreti çekme

durumunu tanımlar. Nostalji, uzakta olduğumuz bir yere duyduğumuz özlemken; solastalji, üzerinde durduğumuz toprağın ayaklarımızın altından kayıp gitmesine karşı duyulan çaresiz bir yastır. Her gün geçtiğiniz, ezbere bildiğiniz bir köşe başının bir sabah moloz yığınına dönüştüğünü görmek beyinde bir tetiklenme yaratır. Bir kriz anında insan nasıl kendini güvende hissettiği yere, yani evine sığınmak isterse, solastalji yaşayan modern kent insanı da sığınacak bir yer bulamaz; çünkü sığındığı evin, yani sokağının veya şehrinin kendisi artık tanınmaz haldedir. Bu mekânsal yas, beraberinde kronik bir aidiyetsizlik, köksüzlük ve yabancılaşma hissini getirir. İnsan, kendi mahallesinde bir turiste, kendi evinde bir yabancıya dönüşür.

Kolektif Hafızanın Silinmesi: Rant ve Hızın Psikolojisi Antropolojik bir mercekle

baktığımızda, mekânların hafızası nesiller boyu kültürel aktarımın en güçlü aracıdır. Bir

meydan, sadece boş bir alan değil; geçmişte yaşanan toplumsal bir olayın, bir kutlamanın

veya ortak bir acının izlerini taşıyan bir hafıza mekanıdır. Modern kapitalizmin hız ve rant odaklı şehircilik anlayışı, bu hafıza mekanlarını silikleştirdiğinde, toplumun kolektif hafızası da sıfırlanır. Birey, kendi geçmişine ve kültürüne tanıklık eden fiziksel kanıtları kaybettiğinde, yaşadığı şehre karşı geliştirdiği psikolojik güvenlik hissini de kaybeder. Artık sokaklarında kaybolmaktan keyif aldığı, her köşesi bir anı barındıran o anlamlı şehir gitmiş; yerine sadece içinden hızla geçilip gidilmesi gereken, işlevsel, soğuk ve birbirinin kopyası olan bir alan gelmiştir. Bu durum, toplumsal belleği zayıflatarak bireyleri daha izole ve geçmişsiz varlıklar haline getirir.

Şehri Hatırlamak, Kendini Korumaktır: İnsan ve mekân arasındaki ilişki, tek yönlü

bir barınma eylemi değil, karşılıklı bir inşa sürecidir. Winston Churchill’in meşhur sözünde belirttiği gibi: “Önce biz binalarımızı şekillendiririz, sonra da binalarımız bizi şekillendirir.” Biz şehirleri inşa ederiz, şehirler de bizim zihnimizi, sınırlarımızı ve sosyal davranışlarımızı tasarlar. Modern kentlerin o baş döndürücü dönüşümü içinde durup kentsel bir hafızanın peşine düşmek, eski bir sokağın fotoğrafını çekmek sadece nostaljik bir eylem değil, aynı zamanda psikolojik bir direniştir. Çünkü bir şehrin tarihi dokusuna, sokaklarına ve mekansal hafızasına sahip çıkmak, aslında kendi geçmişimize, kimliğimize ve akıl sağlığımıza sahip çıkmaktır. Yıkılan her eski yapıyla birlikte içimizdeki o görünmez aidiyet bağlarından birinin daha koptuğunu fark ettiğimizde, şehirleri sadece betonla değil, anılarla ve insanlık tarihiyle de inşa etmemiz gerektiğini anlarız. Zira hafızasını kaybeden bir şehirde, kimsenin yönünü bulması mümkün değildir.

Maribel Ayhan
Maribel Ayhan
Psikoloji ve Antropoloji çift anadal öğrencisi olarak, insanı hem zihinsel süreçleriyle hem de kültürel kökleriyle bir bütün olarak anlamaya çalışıyorum. Aynı zamanda Medya ve İletişim eğitimi alarak bu akademik birikimi nitelikli içeriklere dönüştürmeyi hedefliyorum. Şu an okulumun Örgütsel Psikoloji Laboratuvarı'nda görev alıyor, farklı alanlarda staj ve projeler yapıyorum. Gönüllülüklerimin yanı sıra çeşitli bültenlerde psikoloji ve kültür tabanlı içerikler yazıyorum. Sinema, popüler kültür ve toplumsal dinamikleri psiko-sosyal bir mercekle incelemeyi seviyorum. Amacım, karmaşık teorik bilgileri, herkesin hayatına dokunabilecek anlaşılır ve ilham verici hikayelere dönüştürmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar