Çoğu zaman canımızı yakan şey yaralarımız değildir; o yaraları göstermemek için derimizle neredeyse bütünleşen maskelerimizdir. Jung’un enantiodromia ilkesine göre, nefret ne kadar büyürse bilinçdışında o kişiye olan ihtiyaç ya da bağ da bir o kadar gizlice büyür. Bu yüzden nefret ettiğimiz birini hayatımızdan çıkarmak yerine zihnimizin merkezine yerleştirir ve ona daha çok bağlanırız.
Oscar ödüllü Karakter (Character, 1997) filmini izlediyseniz, bu durumun insanın karakterini nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilirsiniz. Film ilk bakışta sadece bir baba-oğul kavgasını anlatıyormuş gibi görünse de hikâye çok daha derin. Bize insanın kendi elleriyle kurduğu ve gardiyanı da zihni olan karanlık bir zindanda, acı çekmemek için yaşamı nasıl ıskaladığını gösteriyor.
Filmin merkezinde; hayata sıfırın altında, en dipteki çaresizlikten başlayan kırılgan bir genç olan Jacob var. Karşısındaki en büyük engel ise şehrin üzerine karabasan gibi çöken, gaddarlığıyla nam salmış icra memuru öz babası Dreverhaven. Jacob’ın tek amacı bu gaddar adama karşı durmak, onu yenmek ve gücünü ispat etmektir.
Kabul ve Adanmışlık Terapisi (ACT) perspektifinden bakıldığında; Jacob’un kelimenin tam anlamıyla bir bilişsel birleşme döngüsünde kaybolduğunu söyleyebiliriz. Bilişsel birleşme; kişinin düşüncelerini mutlak bir gerçek sanarak onlarla iç içe geçmesi, düşüncesi ile arasına mesafe koyamaması durumudur. Jacob’un zihni sürekli “Babanı deviremezsen sen bir hiçsin.” düşüncesini üretiyor. O da bu sinsi düşünceyi mutlak bir gerçek gibi gördüğünden kapılıp gidiyor ve her hareketini bu düşüncenin ekseninde şekillendiriyor. Düşünceleri ile davranışları arasında azıcık bile bir mesafe yok. Böylece kendi zihninin yarattığı yetersizlik canavarıyla bitmek bilmeyen bir savaş veriyor ve içindeki bu kavgayı, dış dünyada babasıyla yaptığı bir düello zannediyor.
Göremediği diğer büyük tuzak ise yaşantısal kaçınmadır. Yani kişinin acı verici duygulardan, anılardan ya da hislerden kurtulmak için gösterdiği her türlü çaba… Jacob, reddedilmenin ve çocukluğundan getirdiği değersizlik hissinin yaratacağı sarsıcı acıyla yüzleşmemek için başarıya sığınıyor. Kendini hukuk ansiklopedilerinin ve kariyer basamaklarının ardına saklıyor. Başlarda sefalet içinde yaşamasına rağmen her kuruşunu hukuk kitaplarına yatırıyor. İlerleyen zamanlarda, birlikte çalıştığı bir kadına romantik hisler beslediği hâlde aralarına aşılmaz bir profesyonellik duvarı örüyor. Ona temas edemiyor ve duygularını açamıyor. Başarı hırsı onu babasından koruyor gibi görünse de sevilmekten ve gerçek bağlar kurmaktan mahrum bırakıyor. Hayatın yazılı olmayan katı kuralı bu noktada devreye giriyor ve bir insan hangi duyguya temas etmekten kaçıyorsa, o duyguyu hayatının başrolüne getirip oturtuyor.
Jacob, nefret ettiği o adama benzememek için her şeyini feda ediyor ancak bu fedanın sonucu oldukça trajik oluyor ve tıpkı babası gibi soğuk, sevgisiz, yalnız bir hayata hapsoluyor. İncinmemek için ördüğü ulaşılamaz duvarlar, sonunda kendi hapishanesi hâline geliyor. Kazandığı statü, avukatlık unvanı, saygınlık ve zenginlik; gerçekte en derindeki duygusal felç halini gizleyen parlak bir maskeden ibaret.
Burada temel soru şu: Jacob gerçekten o saygın koltuğu mu arzuluyordu, yoksa tek derdi babasının mağlubiyetini görmek miydi?
Jacob kendi değerlerinin peşinden gitmek yerine babasına duyduğu kaotik hislerin esiri olarak yönünü belirledi ve tercihleri asla kendine ait olmadı. Yaşamını kaçtığı hislere göre yaşadı ve fırtınada kırılmaya mahkûm kaskatı dallar gibi ilk ciddi sarsıntıda kırıldı. Geçmişin hayaletleriyle dövüşürken şimdiki zamanın getireceği tüm ihtimalleri kendi elleriyle itti. Babasının sağır ruhunun kalın duvarlarına döne dolaşa çarpıp parçalanmak yerine, onun varlığını kabul edip yanından sakince yürüyüp gitmeyi, yani psikolojik esneklik göstermeyi başaramadı.
Şimdi bu hikâyeyi okumayı bitirirken derin bir nefes alın. Kendi hayatınızda her gün verdiğiniz büyük mücadelelere şöyle bir dönüp bakın. Attığınız adımlar gerçekten kalbinizin derinliklerinde arzuladığınız insan olmakla mı ilgili, yoksa hâlâ geçmişte bir yerlerde canınızı yakan birilerine ne kadar güçlü olduğunuzu kanıtlamaya, onu ikna etmeye mi çalışıyorsunuz?
Aklınızda bulunsun; günün sonunda, bir başkasına gücünüzü ispat etmek için harcadığınız yaşam enerjisi, hâlâ onun ekseninde yaşadığınızın en acı kanıtıdır.


