Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Rüyalar Üzerine

Bizlere her gece kapılarını açan düşler alemi, insanı gerçekliği sorgulamaya yöneltir zaman zaman. Hemen hemen hepimizin aşina olduğu Christopher Nolan’ın “Inception” filmi, rüya ile gerçekliği iç içe geçmiş bir şekilde ele alarak temel olarak bu eğilimi yansıtmaya çalışan bir eserdir. Rüyanın, insanın gerçekliği algılamasını sağlayan farkındalığını yeniden biçimlendiren bu vasfı, bize onları anlamlandırmaya ve keşfetmeye dair daha büyük bir meraka sürükler. Neden rüya görürüz? Rüyaların anlamı nedir? Bu yazıda bu tür sorular, rüya olgusunun tanımları, nörobiyolojisi ve tarihçesi incelenerek cevaplanmaya çalışılacak; rüyaların tarihi hakkında bir merak uyandırma ve okurları ileri araştırmalara heveslendirme umuduyla bu alanda çalışmaları olan tarihi bir şahsiyete değinilecektir.

“Rüya” Nedir?

Rüyalar, uykunun çoğunlukla REM (Rapid-Eye Movement) evresi sırasında gerçekleşen nöral süreçlere bağlı olarak deneyimlenen görsel ve işitsel algı, duyular ve imgeler olarak tanımlanmaktadır. Her insan ve hatta kediler, köpekler başta olmak üzere birçok hayvan rüya görmektedir. Her gece uykusunun yaklaşık 2 saati rüya görmekle geçmektedir ve her rüya 20 dakikaya kadar sürebilmektedir. “Rüya” kelimesi etimolojik olarak Arapça “görmek” anlamına gelen رَأَى (raˀā) fiilinden köken almaktadır. “Düş” kelimesinin ise kökeninin Eski Türkçeye dayandığı; Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk eserinde ‘durmak’, ‘dinlenmek’ anlamında kullanılan “tûş” kelimesinden köken aldığı düşünülmektedir.

Rüyaların Nörobiyolojisi

1951 yılında, George Humphrey ve Oliver Zangwell adlı araştırmacılar, merkezi sinir sisteminin posterior parietal bölgelerinde (özellikle sol parieto-oksipital bölgeler) hasar olan iki vakanın hiçbir rüya görmediğini raporlamışlardır (Humphrey ve Zangwell, 1951). Rüya faaliyetinden tamamen yoksun olan bu vakalarda ek olarak “hemianopia” gibi görme bozuklukları ve görsel hafıza kusurlarının da bulunduğu raporlanmıştır. Bu çalışma, rüyaların nörolojisinde öncü çalışma olarak kabul edilmektedir. 1977 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre, rüyaların temelinde beyin sapında (brain stem) yer alan “Pons” (köprü) adı verilen bölgedeki hücrelerin uykuda faaliyete geçmesi yer almaktadır (Hobson ve McCarley, 1977). Uyku sırasında pons bölgesinden asetilkolin (acetylcholine) salınımı yoluyla ön beyindeki (forebrain) bölgelerin uyarılması, anlamsız duyu ve imgeler deneyimlememize yol açar. Sonrasında ön beyinde bilişsel işlevler ile alakalı bölgeler aktive olur ve bu anlamsız duyu ve imgeleri anlamlandırmaya çalışarak birleştirir. Uyku sırasında gerçekleşen bu evre, aynı zamanda göz bebeklerinin hızlı hareketleri ile de karakterizedir. Araştırmacılar, rüyaları oluşturduğu iddia edilen bu evreye REM (Rapid Eye Movement) evresi adını vermişlerdir.

Pons merkezli kolinerjik mekanizmanın rüyaların temelinde yer aldığı bu çerçeve, Hobson ve McCarley tarafından “Activation-Synthesis Model” olarak tanımlanmıştır (Hobson ve McCarley, 1975). Bu model, rüyaların REM evresine bağlı olarak görüldüğü varsayımını öne sürse de, rüyaların REM evresinden bağımsız bir şekilde ortaya çıktığını kanıtlayan sonraki çalışmalar bu varsayımı çürütmüştür (Hobson, 1992; Solms, 2000). NREM (Non-REM, yani REM evresi dışındaki uyku evreleri) evrelerde de rüya görülür; hatta rüyaların çeyreğinin NREM evrelerde görüldüğü düşünülmektedir (Solms, 2000). Beyin sapı ve pons bölgesinde lezyonları olmasına rağmen rüya görebilen vakalar raporlanmıştır (Solms, 2000). Ayrıca, ön beynin çeşitli bölgelerinde lezyonları olup rüya görme yitisini kaybeden vakalar da bulunmaktadır (Solms, 2000). Ön beyin hasarlarının rüya görmeyi tamamen ya da neredeyse tamamen durdurduğu 111 yayımlanmış vakayı ele alan bir çalışmada, beyin sapında ve özellikle pons bölgesinde hiçbir lezyonu olmayan ve REM evresini deneyimleyebilen hastaların da rüya göremediği bulgulanmıştır (Solms, 2000). Bu vakalarda, rüya görme yitisinin temel olarak bilateral ve unilateral olacak şekilde parieto-temporal-oksipital bağlantı yollarında (görsel imgeleme becerisi için temel bölgeler) ve frontal lobun ventro-mesial quadrant (beyindeki dopaminerjik mekanizmanın temeli olan ventral tegmental bölgeden önemli bağlantıları olan lifleri içeren bir bölge) kısımlarındaki lezyonlar ile kontrol edildiği saptanmıştır. Bu bulgulardan hareketle rüya görmenin sadece beyin sapı faaliyeti ile karakterize REM evresi ile temellenmediği, rüya görmenin temelinde serebral korteksin görsel imgeleme, bilişsel işlevler gibi faaliyetleri yürüten bölgeleri ve dopaminerjik sistemin ilgili bölgelerinin aktivasyonunun yer aldığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda duygusal süreçler ile yakından bağlantılı amigdala, hipokampüs, anterior singulat korteks gibi spesifik bölgelerin aktivasyonu ile beynin mantık ve iradesel hareketlerin merkezi olarak kabul edilen dorsolateral prefrontal korteks gibi prefrontal bölgelerin deaktivasyonu (lucid rüya görmenin temelinde bu bölgelerin deaktive olmaması yer alır; dolayısıyla rüyalar mantıksal olarak değerlendirilir ve rüya sırasında rüya görüldüğü anlaşılır), rüya görmenin nörobiyolojisinde temel olarak rol alır (Solms, 2000).

Rüyalara Tarihi Bakış Açıları

Enkidu’nun gelişini rüyasından öğrenen Gılgamış’ın hikayeleriyle büyüyüp tapınaklarda istihare uykusuna yatan Sümerlerden, şifa arayıp ona sığınanları rüyalarına girerek iyileştiren Asklepios’un tapınaklarına sığınan Antik Yunanlara ve istihare dualarına rüyalarında cevap arayan Müslümanlara kadar uzanan geniş bir kültürel miras kapsamında rüya olgusu, belki de anlamı ve tabiatına içkin bilinmezliklerden ötürü, manevi ve ilahi vasıflarla ele alınmıştır. Rüyalar, kadim insanlar için görünür dünyanın ötesine uzanan bir kapı görevi görmekteydi. Cevabı bilinmeyen soruların cevapları, dermansız illetlerin şifaları, anlamı bilinemeyecek sembollerin manaları rüyalarda; daha doğrusu rüyaların insanı ulaştırdığı manevi alemde yatmaktaydı. “Düş, açıkça sorgulanamayan yaşam ve ölüm gibi gerçekliklerin karşılaştıkları, birbirlerini niteledikleri, hatta yer değiştirdikleri bir yerdir” (Miller, 2015).

Rüyalara gerçek anlamda bilimsel bir yaklaşımın ilk olarak geç 19. yüzyılda, özellikle Alfred Maury (parfüm ve kokuların rüyalarını nasıl etkilediğini araştırıyordu), Mary Whiton Calkins (rüyalar üstüne ilk istatistiksel çalışmalardan birini ortaya koymuştur) ve tabii ki Freud’un çalışmaları ile ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Ancak bu araştırmacılardan hemen hemen 1700 sene önce yaşamış kadim araştırmacı Artemidorus (MS. 2-3. yüzyıl) (MÖ 1. yüzyılda yaşamış ünlü coğrafyacı Efesli Artemidorus ile karıştırılmamalı), rüya ilmine gösterdiği çarpıcı derecede bilimsel sayılabilecek bir yaklaşımla takdire şayandır.

Artemidorus ve “Oneirocritica” (MS. 3. yüzyıl)

2. yüzyılın Antik Roma coğrafyasında (bilimsel bir rönesans dönemine tanıklık eden Antonin Çağı’nda) aristokratlar, kentliler, köylüler, askerler ve şövalyeler, hatta suçlular ve köleler de dahil olmak üzere geniş bir örneklemden görüşmeler yolu ile rüyalar hakkında bilgi toplayan Artemidorus’un, rüyalar konusunda belki de dünya tarihinde bilimsel yaklaşıma benzeyen ilk alan çalışmalarından birine imza attığı düşünülmektedir (Miller, 2015). Artemidorus, Oneirocritica adlı eserinde rüyaları anlamsız (fildişi kapıdan gelenler) ve manalı olarak (boynuz kapıdan gelenler) ikiye ayıran Homerik geleneğe benzer bir biçimde bir rüya sınıflandırmasına girişir; bunu yaparken de birçok örnek rüya kullanır. Rüya tabirinde, sembollerin kişiye özgü olarak yorumlanmasına özen gösterir: “…Rüyalarında yılan gören fahişe kadın zinacı olacak bir çocuk doğuracaktır çünkü yılan sinsi ve dar deliklerden geçebilen bir hayvandır, ancak aynı zamanda rahibe kadın da kutsal bir çocuk doğuracaktır çünkü yılan kutsal bir hayvandır…” (Miller, 2015). “…Penis bir yandan ebeveynleri işaret eder, çünkü tohumla bir bağlantısı vardır. Öte yandan kendisi çocukların nedeni olduğundan çocuklara benzer. Cinsel birleşme amacıyla yapıldığı için bir eşi veya metresi de işaret eder. Akrabalık penise bağlı olduğu için kardeşleri ve akrabaları da belirtir. Gücün ve fiziksel kuvvetin bir simgesidir çünkü kendisi bu niteliklerin nedenidir. Konuşma ve eğitime de karşılık gelir çünkü penis yaratıcıdır. Aynı zamanda gönenç ve servet anlamına gelir çünkü değişken olarak genişler ve büzülür ve üretmeye, yok etmeye muktedirdir…” (Miller, 2015).

Freud’dan hemen hemen 1700 yıl önce yaşamış olan bir araştırmacı olan Artemidorus’un bilinirliği, şaşırtıcı derecede azdır. Foucault, “Cinselliğin Tarihi” kitabının üçüncü cildinde Galen, Plutarch gibi alimlerden bahsederken ve dönemin düşüncesini anlatmaya çalışırken Oneirocritica ve Artemidorus’a da atıf yapar (Foucault, 2012). Yazıda Freud yerine Artemidorus’tan bahsetme kararını, okurda bilinmeyeni keşfetmeye yönelik bir merak uyandırma amacıyla verdim; ondan bu denli kısaca bahsetmemiz ise, boşlukları araştırmaya yöneltmeyi umduğumuz siz okurların tamamlayacağına dair inancımızdandır.

Fatih Yuşa Sank
Fatih Yuşa Sank
Psikolog ve yazar olan Fatih Yuşa Sank, Dokuz Eylül Üniversitesi psikoloji bölümünden 2025 yılında mezun olmuştur. Lisans boyunca bilişsel psikoloji çerçevesinde yaratıcılığın nasıl artırılabileceği konusunda TÜBİTAK destekli bir araştırma yürütmüştür. Daha önce “Alegori Dergi” bünyesinde yazarlık yapmış olup felsefe, psikoloji ve tarih gibi alanlarda çeşitli deneme yazıları ve fantastik bir evrende geçen öyküler yazmıştır. Bedenlenmiş biliş kuramından Antik Yunan mitolojisine kadar uzanan farklı ilgi alanlarını harmanlamayı seven yazar, yazılarını bu eklektik yaklaşımı benimseyerek kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar