Pazar, Mayıs 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Tetiklenmekten Düzenlenmeye: Psikolojinin Yeni Kelimesi “Glimmer”

Eskiden insanlar yaşadıkları yoğun duyguları anlatırken daha gündelik ifadeler kullanırdı. “İçime oturdu”, “daraldım”, “kendimi kötü hissettim” gibi cümleler yaygındı. Ancak şimdi dilimizde başka bir kelime öne çıkıyor: “tetiklendim.” Sosyal medya dilinde ise bu, “triggerlandım” olarak ifade ediliyor.

Bu değişim yalnızca dilde değil, aynı zamanda psikolojinin insanı anlama biçiminde de gerçekleşti. Modern travma araştırmaları, insanın yalnızca düşünceleriyle değil; sinir sistemiyle de yaşayan bir varlık olduğunu yeniden hatırlattı. Bazen bir bakış, bir ses tonu, bir koku ya da bir cümle bedeni saniyeler içinde alarma geçirebiliyor. Mantık hâlâ yerinde olsa bile kalp hızlanıyor, nefes daralıyor, kaslar geriliyor. Yani tehdidi yalnızca zihnimizde değil, bedenimizde de algılıyoruz.

Son yıllarda özellikle travma psikolojisi alanında sıkça konuşulan “trigger” kavramı, tam olarak bu durumu ifade ediyor: Sinir sisteminin alarm vermesi.

Sinir Sistemi Sürekli Dünyayı Tarıyor

Bugün travma literatüründe en çok tartışılan teorilerden biri, Stephen Porges tarafından geliştirilen Polyvagal Theory. Bu teoriye göre insan sinir sistemi yalnızca olaylara tepki vermekle kalmaz; aynı zamanda sürekli çevreyi tarar. “Güvende miyim? Tehlike var mı? Yakınlaşmalı mıyım? Kaçmalı mıyım? Yoksa donmalı mıyım?” gibi sorularla doludur bu süreç. Üstelik bu çoğu zaman bilinçli değildir. Porges, buna “neuroception” adını veriyor; yani beynin, henüz düşünce oluşmadan önce güvenlik ya da tehdit işaretlerini algılaması. Bu nedenle bazı insanların yanında bedenimizin gevşediğini, bazı ortamlarda nefesimizin derinleştiğini hissediyoruz. Ancak bazı bakışlar da bedenimizi istemsizce alarma geçirebiliyor. Çünkü sinir sistemimiz mantıktan çok daha hızlı çalışıyor.

Travma çalışmalarının son yıllarda ulaştığı en önemli noktalardan biri de burada ortaya çıkıyor: Travma yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değil, aynı zamanda bedenin öğrenilmiş alarm hali.

Peki ya güven de öğreniliyorsa? İşte bu soruyla birlikte, travma terapisti Deb Dana tarafından popülerleşen yeni bir kavram ortaya çıkıyor: “Glimmer.”

Türkçeye çevirmesi zor bir kelime olan “glimmer”, bazen “parıltı” olarak adlandırılsa da tam anlamını karşılamıyor. Burada söz edilen şey, estetik bir andan çok, sinir sisteminin aldığı küçük bir güven sinyalidir.

Bu yaklaşımın temel sorusu şu: “Eğer sinir sistemi tehdit sinyalleriyle şekillenebiliyorsa, güven sinyalleriyle de yeniden düzenlenebilir mi?” Bugün birçok terapist ve araştırmacı bu soruya “evet” yanıtı veriyor. Çünkü insan organizması yalnızca korkuyu değil, güveni de öğreniyor. Belki de bu yüzden bazı yerlerde daha rahat nefes alıyoruz, bazı insanların yanında daha doğal hissediyoruz.

Bir fincan kahvenin sıcaklığı, akşamüstü ışığı, bir arkadaşın sesi, kedinin yanına kıvrılması, rüzgârın tende bıraktığı his, gerçekten duyulduğunu hissettiğin kısa bir an… Aslında bunlar son derece küçük şeyler. Ancak insan psikolojisinin en büyük yanılgılarından biri de burada başlamıyor mu? Yalnızca büyük olayların bizi değiştirdiğini düşünmekte. Oysa insan organizması büyük kırılmalardan çok, tekrar eden küçük deneyimlerle şekilleniyor. Bir çocuğun kişiliği gibi; güven duygusu da, utanç da, yakınlık da böyle oluşuyor. Hatta iyileşme de.

Belki de bu yüzden son yıllarda psikoloji dünyasında “regülasyon” kelimesi bu kadar öne çıkmış durumda. İnsanlar artık yalnızca ne hissettiklerini değil, sinir sistemlerinin ne durumda olduğunu da konuşmaya başladı.

Küçük İyi Anlar Gerçekten İşe Yarıyor mu?

Bu noktada pozitif psikoloji araştırmaları devreye giriyor. Barbara Fredrickson tarafından geliştirilen Broaden-and-Build Theory, olumlu duyguların yalnızca “iyi hissettirmediğini”, aynı zamanda psikolojik dayanıklılığı artırabildiğini öne sürüyor. Yani küçük güven deneyimleri zaman içinde kişinin stres toleransını, sosyal bağlantı hissini ve duygusal esnekliğini güçlendirebiliyor.

Peki, madem öyle, neden beynimiz kötü olana daha hızlı gidiyor? Çünkü beyin hayatta kalmak için evrimleşti, mutlu olmak için değil. Evrimsel psikolojide buna “negativity bias” deniyor. İnsan zihni olumsuz deneyimlere olumlu deneyimlerden daha güçlü tepki veriyor. Tehlikeyi fark etmek, tarih boyunca hayatta kalmak için gerekliydi. Bir tehdidi kaçırmanın bedeli yüksekti. Bu yüzden insan zihni alarma yatkın çalışıyor.

Modern dünyanın problemi ise şu: Beyin hâlâ taş devri sinir sistemiyle çalışıyor ama yaşadığımız stres artık fiziksel tehditlerden değil, süreklilik hissinden kaynaklanıyor. Bildirimler, ekonomik kaygılar, performans baskısı, sosyal karşılaştırmalar, yetişememe hissi… İnsan bedeni bugün gerçek bir yırtıcıdan kaçmıyor belki ama sinir sistemi hâlâ “tehlike var” hissiyle çalışıyor.

Belki de bu yüzden bugün birçok insan dinlenemiyor. Çünkü dinlenmek yalnızca durmak değil, sinir sisteminin tehdit algısını bırakabilmesi anlamına geliyor. Belki de modern insanın asıl problemi mutsuzluk değil; sinir sisteminin hiç gevşeyememesi. Sürekli hazırlıklı olmak, sürekli yetişmeye çalışmak, sürekli performans göstermek… Ve bu yüzden bugün insanlar büyük mutluluklardan çok başka bir şey arıyor olabilir: Biraz güven.

Belki “glimmer” kavramının ortaya çıkışının nedeni de bu. Çünkü insan zihni artık büyük aydınlanmalardan, sürekli motivasyon cümlelerinden yoruldu. Kimse kusursuz bir hayat aramıyor artık. Ve belki de bugün hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey, biraz daha motive olmak değil; biraz daha güvende hissedebilmek.

Tutku Sude Şen
Tutku Sude Şen
Psikolog Tutku Sude Şen, lisans eğitimini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamış, İstanbul Aydın Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda tez dönemindedir. Ergen ve yetişkinlerle online ve yüz yüze bireysel psikoterapi çalışmaları yürütmektedir. Psikodinamik, bilişsel davranışçı, ilişkisel ve duygu odaklı psikoterapi yaklaşımlarını bütüncül bir perspektifle uygulamaktadır. Psikoterapi deneyimlerinin yanı sıra Rorschach, TAT ve MMPI gibi projektif ve objektif değerlendirme araçlarıyla psikolojik değerlendirme alanında uzmanlaşmıştır. Ayrıca “Seansım Var” adlı podcast kanalında psikolojiye dair içerikler üretmektedir. Yazılarında okura temas etmeyi, bağ kurmayı ve ruhsal deneyimleri anlaşılır, sahici bir dille ele almayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar