Çok yakın zamanda içsel tartışmalarıma yeni bir düğüm daha eklendi. Ben kendimi her zaman objektif kalabilen biri olarak görmüşümdür. Bölüm olarak psikoloji seçmemin bir gerekçesi belki de budur: insanların onlara objektif bir yansıma sunabilecek birilerine ihtiyacı olduğuna ve kendimin her daim objektif kalabileceğine dair inancım. Ancak, bilgiyi işleme, saklama ve hatırlama süreçleri hakkında öğrendiklerim, bu düşüncemin pek doğru olmadığına dair bir kapı açtı. Hafıza aslında kayıt cihazı prensibiyle çalışmıyor; her bir ânı tek tek yeniden yapılandırıyor. Bu durumda, bir bireyin her şeyi olduğu gibi hatırlaması bile mümkün değilken, nasıl olur da hafızanın sağladıklarıyla nesnel bir yorum yapabiliriz?
Yeniden yapılandıran bellek kavramı, anılarımızı belli parçaları atlayarak, hiç yaşanmamış detayları ekleyerek veya bazı detayları değiştirerek hatırladığımızı ileri sürer. Kısacası, hafızanın bütün bilgileri yaşandığı gibi depolamadığını veya en azından olayların %100 yaşandığı gibi hatırlanmadığını söyleyebiliriz. Peki, böyle bir durumda bir insanın gerçekten bir olayı %100 objektif bir şekilde yorumlayabilmesi mümkün mü? Bana kalırsa bu pek mümkün değil. Algılarımızın öznelliği ve beynimizin küçük oyunları, bizi nesnel bir yorum yapabilmekten çok uzak bir yere taşıyor. Bir de bu denkleme kültürel farklılıklar, deneyimler, inançlar, beklentiler, duygular ve önyargılar girince fark git gide açılıyor.
Ancak buna çok kötü bir özellikmiş gibi bakmamak gerek. İnsan olmak işte. Objektif olamamak, su içmeden yaşayamamakla eşdeğer bana kalırsa. Zaten hayat, biraz da sevdiğin bir şarkıyı çok uzaktan gelmesine rağmen seçip, fark etmeden kafa sallamaya başlamak değil midir? Aile evinde yaşarken ev yemeğinin tadının sıradan gelmesi, ancak evden uzak yaşamaya başlayınca o ev yemeklerinin müthiş tadını hissedebilmek için yanıp tutuşmak? Veya sevdiğin bir programı son ses izlerken, sevmediğin bir program ne kadar kısıkta olursa olsun sesinin batması? Canın tatlı çekerken tuzlu bir atıştırmalık uzatıldığında burun kıvırma ama tansiyonun düşünce normalde elini sürmeyeceğin tuzlu çubuk krakerin tadının şahane gelmesi… Evet, hayat tam olarak bu küçük anların toplamı.
Küçükken yaşandığına çok inandığın bir hatırayı annene sorduğunda öyle bir olayın hiç yaşanmadığını öğrenmek de hayatın bir parçası; aile buluşmasında yüzünü bile çıkaramadığın birinin seninle oynadığı oyunlardan bahsetmesi de. Geçmişin sana kattıkları, gizliden gizliye saklı olan bilişsel önyargılar, herkesi eşit boyutlarda sevebilmenin imkânsızlığı, işte tüm bunlar insan olmanın ufak kusurları. Hepimizin grinin birer tonu olmamız, hayatın çekici olan kısmı. Hiçbir konuda %100 objektif davranamayacak olmamız; her şeyi olduğu gibi, bütüncül bir biçimde algılayamamamızdan ve hafızamızın bütün bir dünyayı içine sığdıramamasından kaynaklanıyor. Belki de bu konu üzerine pek de düşünmemek gerek; insanlık hâli deyip geçmeli…


