Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünebilir. İyi giden bir ilişki, başarılı bir sınav sonucu, yeni bir iş, keyifli bir arkadaş ortamı ya da uzun zamandır beklenen bir hedefe ulaşmak… İnsan böyle anlarda yalnızca mutlu olacağını düşünür. Ancak çoğu kişi tam da bu anlarda açıklayamadığı bir huzursuzluk hisseder. İçten içe gelen bir gerginlik, “Bir şey ters gidecek” düşüncesi ya da mutluluğun tadını tam çıkaramama hali ortaya çıkabilir. Peki, insan neden mutlu olduğu zamanlarda bile huzursuz hisseder?
Bu durum sanıldığından çok daha yaygındır ve çoğu zaman kişinin “nankör” ya da “şımarık” olmasıyla ilgili değildir. Aksine, insan zihninin çalışma biçimiyle, geçmiş deneyimlerle ve duygusal güvenlik algısıyla yakından ilişkilidir.
İnsan beyni temelde hayatta kalmaya odaklıdır. Yani beynin önceliği bizi mutlu etmekten çok, olası tehditlere karşı korumaktır. Bu nedenle güzel bir şey yaşandığında bile zihin tamamen rahatlamaz; aksine “Ya bunu kaybedersem?” sorusunu üretmeye başlayabilir. Özellikle geçmişte ani hayal kırıklıkları yaşamış kişilerde bu durum daha sık görülür. Çünkü zihin, mutluluğun ardından kötü bir şey geleceğini öğrenmiş olabilir.
Örneğin, çocukluk döneminde sevgiyle birlikte eleştiri yaşayan, huzurlu anların ardından çatışma gören ya da başarılarının sürdürülebilir olmadığı mesajını alan kişiler, yetişkinlikte de mutluluk anlarında kendilerini tam güvende hissedemeyebilirler. Güzel bir an yaşandığında bile bilinçdışı olarak tetikte kalırlar. Sanki fazla mutlu olmak tehlikeliymiş gibi bir his oluşur.
Bazı insanlar için mutluluk aynı zamanda kontrolü kaybetmek anlamına gelir. Üzüntüye, kaygıya ya da stresli hislere alışmış biri için huzur tanıdık değildir. Tanıdık olmayan her duygu ise insan zihninde hafif bir tehdit algısı yaratabilir. Bu yüzden kişi rahatladığında bile garip hisseder. Sürekli bir şey düşünmeye, kontrol etmeye veya zihinsel olarak meşgul olmaya alışmış bireyler, sakinlik anlarında boşluk hissi yaşayabilirler.
Modern yaşam da bu huzursuzluğu artırıyor. Sosyal medya, sürekli başarı baskısı, üretken olma zorunluluğu ve başkalarının hayatlarıyla yapılan kıyaslamalar, insanların mevcut anın tadını çıkarmasını zorlaştırıyor. Kişi mutlu olsa bile hemen daha fazlasını düşünmeye başlıyor: “Peki ya sonra?”, “Bu yeterli mi?”, “Diğer insanlar benden daha mı iyi durumda?” Böylece mutluluk kısa sürede performans baskısına dönüşebiliyor.
Bir diğer önemli nokta ise suçluluk duygusudur. Bazı insanlar iyi hissettiklerinde bile suçlu hissederler. Özellikle ailesinde yoğun problem yaşayan, ekonomik zorluklar görmüş ya da çevresindeki insanların mutsuzluğuna çok odaklanmış kişiler, kendi mutluluklarını rahatça yaşayamayabilir. Sanki mutlu olmak başkalarına ihanet etmek gibi gelebilir. Bu nedenle kişi bilinçsizce kendi neşesini bastırabilir.
Kaygılı bağlanma biçimine sahip bireylerde de benzer bir durum görülür. Bir ilişki güzel giderken bile huzursuz hissedebilirler çünkü zihin sürekli olası terk edilme ihtimalini düşünür. Sevildiğini hissetmek bile bazen korkutucu olabilir. Çünkü bağ kurmak, kaybetme ihtimalini de beraberinde getirir. Bu yüzden bazı insanlar en mutlu oldukları ilişkilerde bile yoğun kaygı yaşayabilirler.
Burada önemli olan şey, huzursuzluk hissetmenin mutluluğun gerçek olmadığı anlamına gelmemesidir. İnsan aynı anda birden fazla duyguyu yaşayabilir. Birini çok severken korkmak, başarı elde ederken yetersiz hissetmek ya da güzel bir anın içinde hafif bir kaygı taşımak oldukça insani deneyimlerdir. Duygular her zaman net ve tek yönlü değildir.
Peki, bu durumla nasıl baş edilebilir?
İlk olarak, kişinin kendi duygularını yargılamadan fark etmesi gerekir. “Mutluyum ama neden huzursuzum?” diye kendine kızmak yerine, bu hissin altında ne olabileceğini anlamaya çalışmak daha sağlıklıdır. Çünkü çoğu zaman bu huzursuzluk mantıksız değil; geçmiş deneyimlerin bir sonucudur.
İkinci olarak, anda kalmayı öğrenmek önemlidir. Zihin sürekli gelecekteki ihtimallere giderken kişi yaşadığı güzel anı kaçırabilir. Küçük anlara odaklanmak, bedensel farkındalık geliştirmek, yürüyüş yapmak, nefes egzersizleri ya da günlük tutmak zihni biraz yavaşlatabilir.
Ayrıca, kişinin mutluluğu “hak edilmesi gereken” bir şey gibi görmek yerine doğal bir duygu olarak kabul etmesi gerekir. Sürekli güçlü olmak, sürekli mücadele etmek ya da sürekli tetikte kalmak zorunda değiliz. İnsan bazen sadece iyi hissedebilir.
Son olarak, huzursuzluğun tamamen yok olması gerekmediğini kabul etmek önemlidir. Psikolojik sağlamlık, hiçbir olumsuz duygu hissetmemek değil; duygularla birlikte yaşayabilmektir. Belki de gerçek huzur, her şeyin kusursuz olmasında değil; korkularımıza rağmen güzel anların içinde kalabilmeyi öğrenmektir.


