Arzu ve güven, insan ilişkilerinin en temel iki duygusal deneyimidir. Arzunun tanımı, yöneldiğimiz, bizi çeken ve harekete geçiren bir güç olarak ifade edilebilir. Güven ise kendimizi bırakabildiğimiz bir zemin olarak ele alınabilir. Yani arzu, daha çok hareketle, gerilimle ve hatta eksiklikle ilişkilendirilirken, güven istikrar, süreklilik ve korunma hissiyle tanımlanır. İlişkisel deneyimde bu iki duygu tamamen karşı karşıya değildir; çoğu zaman iç içe geçer.
Yakınlık kurabilmek, bedensel olarak açılabilmek ve kendini bırakabilmek için çoğu zaman önce güvende hissetmeye ihtiyaç duyulur. Bu durumda arzu, mesafeden değil, tam aksine kurulabilen bir bağdan doğar. Psikanalitik açıdan arzu, yalnızca eksikliğin değil, aynı zamanda ilişkiselliğin ürünüdür. Yani arzuladığımız şey her zaman ‘ulaşılamayan’ değildir; bazen de bizi taşıyabilecek, tutabilecek bir ötekinin varlığıdır. Çünkü arzu, yalnızca gerilim değil, aynı zamanda bir tür teslimiyettir. Teslimiyet ise ancak belli bir güven zemini olduğunda mümkün hale gelir.
Bu noktada arzuya dair yaygın bir yanılgı ortaya çıkar. Arzunun ya tamamen mesafeden ya da tamamen yakınlıktan doğmak zorunda olduğu düşünülür. Oysa arzu, çoğu zaman bu iki uç arasında ince bir dengede var olur. Arzu, kontrol ile teslimiyet arasında gidip gelen bir deneyimdir. Kişi tamamen kontrol altında olduğunu hissettiği zaman heyecan kaybolabilir; tamamen kontrolü kaybettiğinde ise kaygı devreye girebilir. Bu nedenle arzu, ne tam hakimiyet ne de tam teslimiyetle açıklanabilir. Daha çok, kişinin kendini kısmen bırakabildiği ama tamamen çözülmediği bir alanda ortaya çıkar. Kişi ne tamamen kontrolü elinde tutar ne de tamamen kaybeder; ne tamamen güvendedir ne de tamamen tehdit altında. Arzunun hareket alanı tam da bu ara bölgedir.
Güvenin olmadığı bir yerde kişi kendini korumaya yönelir. Beden gevşemez, zihin tetikte kalır. Böyle bir durumda arzu, yerini kaygıya bırakabilir. Özellikle yakınlık kurma konusunda hassas olan kişiler için arzu edebilmek neredeyse doğrudan güvenle ilişkilidir. Çünkü arzu, bir anlamda “kendini bırakabilme” halidir ve bu bırakış her zaman bir riski içerir. Bu riski alabilmek için de ötekinin zarar vermeyeceğine dair bir inanç gerekir.
Öte yandan, bir kişiye duyulan güven arttıkça arzunun kaybolduğu deneyimler de olabilir. Buradaki önemli nokta güvenin varlığından çok, nasıl kurulduğudur. Eğer ilişki içindeki tüm belirsizlikler ortadan kalkmış ve öteki tamamen bilinir hale gelmişse, arzu için gerekli olan o küçük mesafe kaybolabilir. Çünkü artık o kişi merak uyandırmayan, tamamen tanımlanmış bir figüre dönüşür. Bu durumda arzu kısıtlanabilir. Buradaki belirleyici unsur, güven ile belirsizlik arasında nasıl bir denge kurulduğudur.
İlişkilerde güven duygusu, kişinin kendini kapatmasına değil, aksine açabilmesine alan tanır. Ancak bu açıklık, ötekinin tümüyle çözüldüğü anlamına gelmez. Bazı ilişkilerde ise güven, canlı bir bağdan ziyade bir alışkanlığa dönüşebilir. Ötekinin artık şaşırtmayan, değişmeyen ve tamamen öngörülebilir hale gelmesi ilişkiyi güvenli kılarken, aynı zamanda durağanlaştırabilir. Buradaki sorun güvenin varlığı değil, onun ilişkiyi kapalı bir sisteme dönüştürmesidir. Arzuyu canlı tutan ise karşımızdakinin hâlâ keşfedilebilir ve bir yönüyle ‘öteki’ olarak kalabilmesidir.
Arzu, hiçbir zaman tam anlamıyla doyurulabilen bir duygu olmayabilir. Bunun nedeni, arzunun yalnızca nesneyle değil, o nesnenin bizde uyandırdığı anlamla ilgili olmasıdır. Bu nedenle birine duyulan arzu, o kişinin kim olduğundan ziyade bizim onunla kurduğumuz içsel ilişkiyi de içerir. Güven de bu ilişkinin bir parçası haline gelebilir. Örneğin bazı kişiler, kendilerine iyi davranan, ulaşılabilir ve tutarlı bir partnerle birlikteyken içlerinde bir eksiklik hissedebilir. “Her şey yolunda ama bir şey eksik” duygusu sıkça dile getirilir. Buna karşılık daha mesafeli, belirsiz veya ulaşılması zor birine karşı yoğun bir çekim hissedilebilir. Bu durum, çoğu zaman kişinin ne istediğini bilmemesiyle değil, arzunun nasıl çalıştığıyla ilgilidir.
Esas mesele ‘arzu mu, güven mi?’ sorusundan çok daha karmaşıktır. Bazen arzu, güvenin yokluğunda ortaya çıkabilir; bazen de ancak güven olduğunda mümkün hale gelir. Bu durum, kişinin ilişkisel geçmişiyle ve içsel dinamikleriyle yakından ilişkilidir. Erken dönem deneyimler, kişinin arzu ve güven arasında nasıl bir bağ kurduğunu etkileyebilir. Bazı kişiler için yakınlık güvenle birlikte artarken, bazıları için yakınlık arttıkça arzu geri çekilebilir.
Belki de arzu, ne yalnızca temasla sönen ne de yalnızca gerilimle beslenen bir alandadır. Ancak mantık mesafe koyarken, beden yine de oraya eğilir.


