Hepimiz bu dünyada hayatta kalmak ve var olabilmek için çeşitli mekanizmalar kullanırız. Bu mekanizmalar, bir yandan bizi tehlikeden korurken, diğer yandan asıl problemi fark etmemizi engelleyen bir işlev görür. Bu içsel yapılar, erken çocukluk deneyimleri, yetiştirilme tutumları ve sonraki yaşam deneyimlerinden, travmalardan beslenerek oluşur ve kullanıldıkça zihnimize yerleşir. İşte bu mekanizmalardan biri de entelektüelleştirme olarak adlandırabileceğimiz, duyguların bilişsel bir kalıba dökülmesi ve duygusal yaşantının göz ardı edilerek olaylara nesnel bir bakış açısıyla yaklaşma çabasıdır. Özellikle toplumun aydın kesimlerinde görülen bu mekanizma, çağdaş insanın duygusal yaşantıların olumsuz etkilerinden korunmak için geliştirdiği etkili bir korunma aracı haline gelmiştir.
Kişi, içine düştüğü olumsuz durumun yıkıcı etkisinden ve duygusal travmasından ayrışarak durumu bir analist gibi analiz etme yolunu seçer. Kendisine acı veren duruma ilişkin duygusal tepkilerini mantıksal açıklamalarla denetlemeye çalışır. Böylece kişi, duygusal yaşantılarıyla olan bağını koparır. Nancy McWilliams (2011), bu süreci bir tür duygusal sterilizasyon olarak tanımlar. McWilliams’a göre kişi, duyguyu tamamen yok saymaz; ancak onunla olan canlı temasını koparır. Duygu artık orada, masanın üzerindedir fakat bir “ameliyat nesnesi” kadar soğuktur. Özellikle aydın bireylerde görülen bu durum, olayları bir laboratuvar malzemesi gibi inceleme eğilimiyle kendini gösterir. Kişi, kendi hayatını dış gözlemci gibi değerlendirir. Rasyonalizasyon, bireyin kriz anlarında işlevsel kalmasını sağlayan yüksek düzeyli bir savunma mekanizmasıdır; ancak bu mekanizmanın yoğun kullanımı neticesinde kişi içtenliğini kaybedebilir. Bu durum, duygusal tarafla kopuşun ve duygulanım küntlüğünün yaklaşan bir habercisi olabilir.
Anna Freud da bu mekanizmanın, özellikle bilişsel kapasitenin arttığı dönemlerde nasıl bir kalkan olarak kullanıldığına dikkat çeker. “Ben ve Savunma Mekanizmaları” kitabında bu meseleyi şöyle anlatır: “Gençlerde gördüğümüz bu entelektüel ilgi artışı, sadece saf bir bilgi merakı değildir. Aslında tehlikeli bulunan içgüdüsel taleplerin, soyut düşünce düzeyine taşınarak ‘ehlileştirilmesi’ çabasıdır. Zihin, somut duygusal tehditlerle baş edemediğinde, onları genel kavramlar ve felsefi tartışmalar haline getirerek kendinden uzaklaştırır.”
Türkiye’de de aydın kimliği, “her şeyi analiz etme” manevrası yüzünden tepeden ve mesafeli bakmakla eşleştirilmiştir. Bu sosyolojik gözlem, psikolojik düzeyde Engin Geçtan’ın (2010) “anlama illüzyonu” kavramıyla örtüşmektedir. Geçtan, bazı bireyler için anlamanın, yaşantılamanın yerine geçtiğini vurgular. Aydın kişi, bir sorunu tüm detaylarıyla analiz edebildiği ve onu kelimelere dökebildiği an, o sorunu çözdüğüne dair bir yanılsamaya kapılır. Oysa bu, sadece duygusal yükten kurtulmak için geliştirilmiş zihinsel bir manevradır. Geçtan’a göre entelektüel düzey yükseldikçe, kişi duygularını zihinselleştirerek onları etkisiz hale getirme konusunda ustalaşır. Bu ustalık, kişiyi hem toplumsal hem de bireysel ilişkilerinde “dokunulmaz” bir konuma yerleştirirken, aynı zamanda derin bir yalnızlığa mahkûm edebilir.
Entelektüelleştirme mekanizmasını kullanan kişiler, günlük yaşamlarındaki ilişkilerinde problemler yaşayabilir. Örneğin, kişinin partneri duygusal olarak bir boşalma yaşarken, kişinin durumu analiz etmesi karşıdakinin değersiz ve anlaşılmamış hissetmesine yol açabilir. Çünkü kişi, bu anlarda mantıklı bir açıklamadan ziyade duygusunun görülmesini ve yanında birinin olduğunu hissetmek ister. Rasyonalizasyon mekanizmasını sık kullanan bir kişi, romantik ilişkilerinde de sorunlar yaşayabilir. Bu ilişkiler doğası gereği samimiyet, içtenlik ve yer yer mantık dışı olmayı gerektirir. Düşünselleştirme eğilimli bireyler için bu durum korkutucudur. Sevgiyi göstermek yerine, sevgi üzerine tanımlar yapmayı tercih ederler. Bu da ilişkideki tutkuyu söndüren bir harekettir.
Sonuç olarak, entelektüelizasyon (düşünselleştirme) süreci, özellikle toplumun aydın kesiminde (bilim insanları, araştırmacılar, mühendisler) ve bilişsel kapasitenin arttığı ergenlik gibi süreçlerde sıkça kullanılır. Kişi, bu mekanizmayı kullanarak kendini acı verici durumların hissettirdiklerinden kaçar. Ancak burada bir noktayı gözden kaçırır: Yaşamın en temel fonksiyonlarından biri olan “hissetme” ihtiyacı. Kişi, tam anlamıyla kendiyle bütüncül, otantik ve sağlıklı bir ilişki kuramaz çünkü hisleriyle temas etmeden yaşamayı seçmiştir. Bu kişi, varoluşun en insani katmanı olan hisleriyle temas etmeden, adeta kendi hayatının dışarıdan bir gözlemcisi olarak yaşamayı tercih etmiştir. Bilginin zırhı, kişiyi dış dünyadan korurken, aynı zamanda onu kendi iç dünyasına da yabancılaştırarak, duyumsanamayan bir yaşamın eksikliğiyle baş başa bırakır. Neticede birey için entelektüelizasyon mekanizması, hem bir sığınak hem de içine çeken karanlık bir girdap olma niteliği taşır.


