Çökkünlük denilen şeyle çok uzun zamandır iç içe yaşayan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, başta yaşadığım şeyin çökkünlük yani depresyonla bir ilgisi olduğunu anlayamamıştım. Birkaç önemli yılımı bu şekilde geçirdim. Çoğu zaman hayatımı daha keyifli ya da hayallerime hizmet eden biri olarak geçiremediğim için kendimi şımarıklıkla ve tembellikle suçladım. Kendime karşı bu davranışımın bana bir yardımı olduysa, o da psikoloji bölümüne olan ilgimi körüklemesidir. Böylece ruh sağlığı alanında çalışmak için ilk adımlarımı attım. Oysa biraz önce bahsettiğim, kendimi hizmet etmemekle suçladığım hayallerim arasında ruh sağlığı alanında çalışmak yoktu.
Şimdi sizlere, benim için oldukça sancılı olan ve hâlâ tamamladığımı düşünmediğim çökkünlükle mücadeleye dayanan yolculuğumu ve bu yolculuğun şu ana kadar geldiğim kısmındaki farkındalıklarımı anlatacağım. Bundan sonrasında okuyacaklarınız; genetik, mizaci ve fizyolojik açıdan depresyona yatkınlığı olan bir kadının iyi oluş hikâyesini içermektedir.
Çökkünlükle mücadelem, kendime dair büyüme sürecimde yanımda olan herkesten kendimle ilgili bilgi toplamamla başladı. Aslında başta amacım, “Ben kimim?” sorusuna hatırı sayılır bir yanıt verebilmek için olabildiğince veri toplamaktı. Fakat bu süreçte kendime dair fark ettiğim bazı şeyler, doğrudan ve dolaylı olarak depresyonun zihnimizde nasıl oluştuğuyla bağlantılıydı.
Çok küçük yaşlardan itibaren dış dünyaya karşı algısı açık bir yapım vardı. Fark ettiklerimi kendi içimde analiz eder ve buna uygun bir tavır, davranış ve hissediş biçimi oluştururdum. Oluşturduğum bu tavırlar, o an içinde bulundum yetişkin ağırlıklı topluluk tarafından çoğu zaman onaylanmasa da, onlara hizmet etme konusunda bilinçsiz bir inatçılığım vardı. Çökkünlüğüme dair ilk ipucum da tam olarak bu bağlamda ortaya çıktı. İnsan organizmasının temel ihtiyaçlarından biri olan koşulsuz olumlu kabul, benim için yeterince karşılanmıyordu. Her ne kadar kendi tavırlarıma sahip çıkma eğiliminde olsam da, bu hâlimle kabul görmediğimin farkındaydım.
Bu noktada avantajlı olduğum bir durum da vardı ki bu da ailenin uzun uğraşlar sonucu doğmuş ilk çocuğu olmamdı. Böylece yoğun bir sevgi ve ilgi içerisinde büyüdüm. Bu deneyimim, çökkünlüğümle ilgili ikinci ipucunu verdi. Sevgi ve ilginin iyileştirici, yatıştırıcı ve destekleyici yönünü deneyimlemiş biri olarak, kendi çökkünlüğüme iyi gelebilmek için bu kaynaklara yeniden ihtiyaç duyduğumu fark ettim. Ancak burada kritik olan nokta, bu sevgi ve ilgiyi dış kaynaklardan değil, içsel bir kaynaktan yani kendimden kendime verebilmekti.
Çünkü ne zaman kendime karşı sevgi, ilgi ve şefkatin tam tersi sayılabilecek eleştirel tarafıma mikrofonu kaptırsam, çökkünlük belirtilerim artıyor ve beni içinden çıkmakta zorlandığım sığ ve kısır bir döngünün içine çekiyordu. Üçüncü ipucum ise, yirmili yaşlarımın başında bu eleştirel ve yer yer aşağılayıcı yanımın, zihnimdeki “mecliste” mikrofonu çoğu zaman sıkı sıkıya tuttuğunu ve daha destekleyici, sağlıklı, işlevsel diğer meclis üyelerine söz vermemekte ne kadar ısrarcı olduğunu fark etmemdi. O konuştukça, çok küçük yaşlarda dışarıdan içeriye doğru öğrendiğim kabul görmeme hâli yeniden üretiliyor ve ben de kendimi kabul etmiyordum. Kabul etmedikçe eleştiriyor, eleştirdikçe baskılıyor; baskıladıkça da sinir sistemim uyarılıyor ve kaygı seviyem sık sık yükseliyordu.
Dördüncü ipucuna temasım, kaygılı anlarımda bana iyi gelen şeyleri fark etmemle başladı. Kaygı seviyem dengelendikçe çökkünlüğümün de azaldığını gördüm. Bu noktada bana iyi gelen şeyler; doğayla temas etmek, şarkı söylemek, resim çizmek, okumak, yeni şeyler öğrenmek ve yeni insanlarla tanışmaktı. Elbette hepimizin ruhunu besleyen ve kaygı seviyesini dengeleyen kaynaklar farklıdır.
Beşinci ve son ipucum ise, harekete geçtiğim her an bir şeylerin az ya da çok olumlu yönde değiştiğini fark etmemdi. Deneyimlediğim süreğen çökkünlüğün dönüşümünde hareketin önemli bir yeri olduğunu, ancak bu hareketin kaynağının kendini tanıma, kendini görme ve kendini şefkatle destekleme cesaretinden geçtiğini zamanla anladım. İşte bütün bunlar, yıllardır iç dünyasında çökkünlükle mücadele etmiş, yirmilerinin sonlarında bir kadının tecrübeleridir.
Çökkünlük yani depresyonla ilgili kendine yardım kapsamında yapılabilecekleri sıralayacak olursak:
-
Birincisi, kendimizi gücümüzün yettiği ölçüde görme cesareti göstermektir.
-
İkinci adım, kendimize ve dünyaya karşı koşulsuz bir olumlu kabulü zihinsel işleyişimizin temel ilkelerinden biri hâline getirmektir. Burada kastedilen, yüzeysel bir “polyannacılık” değildir; çok daha derin ve kapsayıcı bir bakış açısıdır. Bu koşulsuz olumlu kabul, bir annenin evladına duyduğu ve bizim öz şefkat olarak adlandırdığımız içsel duyguyla beslenmeli ve zenginleştirilmelidir.
-
Üçüncü adım, zihnimizdeki “meclis” metaforunu anlamak ve bu mecliste mikrofonu kimin daha sık tutacağına, yine şefkat ve koşulsuz olumlu kabul ilkeleri doğrultusunda karar verebilmektir. Bu, bilişsel esneklik kazanmanın en önemli yollarından biridir.
Buraya kadarki adımlar bilişsel müdahaleleri içerir.
-
Dördüncü adım ise davranışsal bir müdahaledir ve kritik öneme sahiptir. İnsan beyni önemli ölçüde deneyime dayalıdır; neyi eyleme döktüğümüz, ne hissedeceğimizi ve ne düşüneceğimizi de şekillendirir. Bu nedenle ruhumuzu besleyen davranışsal aktivasyon kaynaklarını keşfetmek önemlidir.
-
Beşinci ve son adım ise, kendi çökkünlüğümüzü her yönüyle keşfetmek ve dönüştürmek için harekete geçmektir. Tüm yolculuklarda olduğu gibi, bu süreçte de hareket hayati bir rol oynar.


