Pandemiden beri evden çalışıyorum. Salonumun bir köşesini kendi zevkime göre derleyip bir ofis alanı yarattım. İş ve yaşam dengesinin altüst olduğu o birkaç sene o kadar uzun saatler çalışıyordum ki çocuklara yemek hazırlamak ve uyumak dışında salonun o köşesinden çıkamaz hale gelmiştim. Saatlerim ofis sandalyesinin tepesinde bilgisayar başında kulağımda kulaklık ile geçiveriyordu. Gece ile gündüzü ayıran tek uyaran, doğal ışığından lamba ışığına geçişti. Durumun belirsizliği her geçen gün artıyordu ancak ben çalıştığım kurumu ve işimi çok sevdiğim için özveriyle çalışmaya devam ediyordum. Birkaç sene bu tempoda çalıştım. Dünyadaki gelişmelerin etkisi şirketleri de değişim rüzgarına doğru itti. O çok sevdiğim şirketim beni bir anda “daha az çalışan sayısı ile nasıl daha fazla verim üretebiliriz?” sorusu ile karşı karşıya bıraktı. Farklı çalışma modelleri tasarladım, olanları uyarlamaya çalıştım, farklı yapılar araştırdım, ekledim, çıkarttım, kırptım, sadeleştirdim. Ama her defasında görüyordum ki; doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Daha az sayıda çalışan ile olan verimi bile korumak mümkün değilken, bir de verimi yükseltmeye çalışmak gerçekçi bir strateji değildi. Konan hedefin gerçeklikten uzak olduğunu dile getirdiğimde ise karşımda beton duvar gibi dimdik duran bir yönetim bekliyordu beni.
Mutsuz Bir Ekip ve Mutsuz Bir Lider
Bir anda kendimi mutsuz ve moralsiz bir takımın lideri olarak buldum. Özel hayatımda mutlu olduğum anlara tutundum. Oralardan iş hayatıma ne taşıyabilirim diye baktım. Ekibimi motive etmek için her gün farklı bir fikirle başlıyordum güne. Bazen işe yarıyor bazen yaramıyordu. Sürdürülebilir bir motivasyon sağlamak pek mümkün gözükmüyordu. Anladım ki ekibimin mutluluğu onlar istediğinde mümkün olacaktı. Ben sadece onların duygularına etki edebilirdim ama onların işten keyif almasını sağlayamazdım.
Yaptığım iş kurumda sürekli küçülme tasarlamak ve küçülmeyi uygulamak olmaya başlayınca benim için de mutlu bir iş hayatı pek mümkün olmamaya başladı. İş sözleşmesi fesihleri, kırılan ve gücenen kalpler, öfkeli diyaloglar, çaresiz tutunma çabaları, yaptığım işten keyif almamı zorlaştırmaya başlamıştı. Çalışanlara olumlu dokunuş noktalarım azaldıkça, ben de kendimden uzaklaşıyordum. İki sene boyunca çalışanlarla “Her bitiş, yeni bir başlangıcın habercisidir.” cümlesinden başka olumlu sayılabilecek bir cümle paylaşamadım.
Çıkış Arayışı
Kendi inançlarımı, değerlerimi, anlam bulduğum işlerin bana verdiği tatmini unutmuştum. Salonumun o bölümü, bana modern görünümlü bir zindan oldu. Akşamları ailecek salonda vakit geçireceğimiz zaman “ofis köşemi” görmeyecek şekilde konum alıyor, sabahları ayaklarımı sürüyerek ofis sandalyeme oturuyordum. Yaptığım iş beni tatmin etmeyince, tatmin sağlayacak başka alanların tadına bakmak istedim. İşten ayrılmadan önce çalışanlar bu yolu sıklıkla dener. İçten içe insanın kendisiyle yaptığı pazarlıktır bu. Köprüden önceki son çıkış hamlesi. Ebediyen gitmeden önce her yolu denedim mi diye sormak ister insan. Sorunun cevabı “evet denedim” ise pişmanlık duygusu ile karşı karşıya kalmaz.
Bir Baba Nasihatı
Bir sohbetimiz sırasında babam bana “İnsan ya sevdiği işi yapmalı, ya yaptığı işi sevmeli” deyince bir an durdum. Ben bu cümlenin neresindeyim acaba dedim. Çok severek başladığım ve büyüdüğüm, büyürken kendime, etrafıma ve kurumuma değer kattığım işimin içeriği değişmişti artık. Yani ben babamın nasihatının “insan sevdiği işi yapmalı” kısmının lüksünü yıllarca sürmüş, hakkını vermiş ve kazanımlarını deneyimlemiştim. Biraz da nasihatın ikinci önermesine akıl yordum. “Ya da yaptığı işi sevmeli” kısmı için neler yapmıştım. Değişime uyum sağlayacak modeller geliştirmiş, uygulamalar önermiş, dünyadaki yaklaşımları takip etmiş, ekibimi motive etmek için farklı fikirler üretmiş, her birini güçlü alanlarını parlatmaları için gelişim faaliyetlerine yönlendirmiştim.
Şirket küçülme faaliyetlerini sevemeyeceğimi anladığımda tatmini iş dışı aktivitelerde aradım. İş hayatım devam ederken onlarca eğitime katıldım. Sivil toplum örgütlerinde aktif roller aldım. İş deneyimimi paylaşabileceğim farklı gruplara dahil oldum. Sosyal sorumluluk projelerine katıldım. Koçluk ve mentörlük yaptım. Hepsi de bana çok iyi geldi. İşimin bana artık sağlayamadığı “değer katma” ve “olumlu dokunabilme” fırsatlarını başka kanallardan yaratmıştım. Ancak çok yoruluyordum. Günün yarısında mutsuz ve öfkeli, diğer yarısında tatminkar ve huzurluydum. İki Banu arasındaki mesafe açıldıkça ikisini birbirine yaklaştırma olasılığımın olmadığını anladım. Bir gerçek vardı ki; ne yaparsam yapayım, şirket küçülmelerinin doğal çıktısı olan sözleşme fesihlerinin sevilecek hiçbir tarafı yoktu.
Nasihattan Sonra “Ben”
İş dışı etkinliklerde insanlara olumlu dokunacağı kanallar yaratan Banu’yu bulmak bana çok iyi gelmişti. Hep onunla olmak, hep o kanalda vakit geçirmek istiyordum. Babamın nasihatının her iki önermesini de denemiştim. Artık ne yapmak istemediğimi çok iyi biliyordum. Ne yapmak istediğim ile ilgili çalışmak ve yaratıcı tarafımla tekrar buluşmaya can atıyordum.
Deneyimlerimi paylaşmayı, yeni yaklaşımları araştırmayı, öğrenmeyi, deneyimlemeyi ve sonuçlarını aktarmayı, nihayetinde de karşımdakilerin gelişimlerine olumlu girdi sağlamayı çok seviyorum. Ben son 6 aydır babamın nasihatını harfi harfine yerine getiriyorum, sadece bir sözcük farkı ile. “Ya” yerine “hem” getirerek… “Hem sevdiğim işi yapıyor, hem de yaptığım işi seviyorum”. Canım salonumun her köşesinde vakit geçirmeye bayılıyorum. Özellikle salonumdaki ofis bölümüm artık benim nefes alanım. Eskiden görmek istemediğim ofis sandalyeme bakınca artık yüzüm gülüyor. Biliyorum ki ben ve mini salon ofisim bir arada harika işler yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Bu süreçte en büyük kazancım, kendi özgünlüğümü yeniden keşfetmek oldu.


