Perşembe, Temmuz 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Haset: Sahip Olmak mı, Yok Etmek mi?

Birinin başarısını duyduğunuzda hiç içinizin sıkıştığı olmuş muydü? İçinizde beliren o ani daralmayı, açıklayamadığınız o küçük huzursuzluğu fark etmiş miydiniz? Ya da belki de bir başkasının mutluluğu sizde tuhaf bir huzursuzluk bırakıyor olabilir mi? Onun adına sevinmeniz gerekirken, içinizde beliren o çelişkili duyguyla baş başa kalmış mıydınız? Birinin sahip olduğu şeye bakıp “Keşke bende de olsa” demekten öte, o şeyin gözünüzde bir an için değersizleştiğini hissetmiş miydiniz? Sanki ona ait olduğu için kıymeti azalmış gibi…

Haset, çoğu zaman kabul etmekte zorlandığımız bir duygudur. İnsanın kendine yakıştırmak istemediği, adını koymaktan kaçındığı bir duygudur aynı zamanda. Çünkü kıskançlık gibi görünür ve meşru değildir; daha sessizdir, daha gölgededir. Açık açık dile gelmez, çoğu zaman içimizde saklı kalır. İçinde yalnızca istemek yoktur. Bazen karşıdakinin sahip olduğu şeyi ortadan kaldırma arzusu da eşlik eder; belki farkında olmadan içten içe sizi yer bitirir.

Tam da bu nedenle haset, yalnızca “sahip olmak istemek” değildir. Bazen “onda olmasın” istemektir. Ve belki de bu yönüyle, insanın en çok yüzleşmekten kaçındığı duygulardan biridir.

Kıskançlık ve Haset Arasındaki İnce Çizgi

Kıskançlık genellikle üçlü bir yapı içindedir. Kişi, kişinin kıymet verdiği ve kaybetmek istemediği bir nesne ve kişi tarafından tehdit olarak algılanan üçüncü bir kişi bu üçlü yapının temelinde yer alır. Kişi ile o nesne arasında bir bağ vardır ve o bağın zarar göreceğine dair bir endişe hissedilir. Kaybetme korkusu kendini göstermeye başlar. İlişkiseldir. Sevilen şeyi yitirebilme ihtimali, kıskançlığın temel gerilim kaynağını oluşturur. Bu açıdan bakıldığında, duygu çoğu zaman risk altında olduğu hissedilen mevcut bir ilişkinin korunma çabasına yöneliktir. Tüm bunlar göz önüne alındığında kıskançlık, romantik ya da duygusal bir ilişkinin tehdit altında algılanmasıyla ortaya çıkan, üçlü yapıya dayalı bir duygu olarak tanımlanır (White & Mullen, 1989). Benzer biçimde, kıskançlığın temelinde bağlanılan nesneyi kaybetme korkusunun bulunduğu vurgulanır (Parrott & Smith, 1993).

Haset ise iki kişiliktir. Ötekinin sahip olduğu bir özellik, başarı, alımlılık, ilişki ya da konum, kişinin kendi eksiklik algısını tetikler. Burada korkudan çok karşılaştırma ve karşılaştırmanın yarattığı içsel yaralanma kendini gösterir. Kişi, kendini ötekinin varlığı üzerinden ölçer; onun sahip olduğu şey, kendi yetersizlik duygusunu daha görünür kılar. Haset, bir başkasının sahip olduğu arzu edilen bir niteliğe yönelik olarak ortaya çıkan ve o niteliğin diğerinde bulunmasından rahatsızlık duyma biçiminde tanımlanır (Smith & Kim, 2007). Bu yönüyle haset, ilişkisel bir kayıp korkusundan ziyade, sosyal karşılaştırma kuramının yarattığı öz-değer tehditiyle ilişkilendirilir (Festinger, 1954).

Haset, “Neden ben değilim?” sorusuyla başlar. Bu soru çoğu zaman açıkça dile getirilmese de, bireyin kendini ötekiyle kıyaslaması üzerinden şekillenir ve içten içe “Ben neden onun gibi değilim?” sorusuna evrilir. Sosyal karşılaştırma kuramına göre kişi, kendi değerini ve yeterliliğini başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirir (Festinger, 1954). Hasetin özünde de tam olarak bu kıyasın yarattığı içsel gerilim ve yaralanma vardır.

Hasetin Psikolojik Kökeni

Psikodinamik kuram hasedi, erken dönem yetersizlik ve eksiklik deneyimleriyle ilişkilendirir. Nesne ilişkileri kuramına göre haset, erken dönemde “iyi nesne”ye yönelik ilkel duygularla bağlantılıdır. Klein’a (1957) göre haset, başkasının sahip olduğu iyi ve arzu edilen şeyi bozma ya da tahrip etme dürtüsünü içeren öfkeli bir duygudur ve erken doyum deneyimleriyle yakından ilişkilidir.

Kişi, kendi içinde yeterli hissetmediği alanlarla karşılaştığında, ötekinin sahip olduğu şey tehdit edici hale gelir. Çünkü dışarıdaki “fazlalık”, içeride hissedilen eksikliği görünür kılar. Klein (1957), hasedin tam da bu noktada iyi nesneye yönelik yıkıcı fantezilerle kendini gösterebileceğini belirtir; kişi, ötekinin iyiliğini kendi içsel yetersizliği karşısında tolere etmekte zorlanır. Buradaki tehdit gerçek değildir; simgeseldir. Somut bir kayıp riski yoktur aslında. Ancak ötekinin başarısı, mutluluğu ya da sahip olduğu özellik, kişinin kendi değersizlik şeması üzerinden hareket eder. Bu durum, bireyin kendini başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirdiğini öne süren sosyal karşılaştırma kuramıyla da örtüşür (Festinger, 1954).

Bu noktada iki olasılık ortaya çıkar:

  • Kişi kendi yetersizlik algısıyla temas eder, bunu dönüştürmeye çalışır ve eksik hissettiği alanlarda büyümeyi seçer. Bu yol daha zor, daha emek isteyen bir yoldur; çünkü yüzleşme gerektirir.

  • Ya da haset devreye girer ve ötekinin sahip olduğu şeyi küçültür, değersizleştirir ya da içsel olarak yok etmeye çalışır. Klein’a (1957) göre hasedin yıkıcı yönü, iyi nesnenin değerini azaltma ve onu içsel olarak “kirletme” eğilimiyle ilişkilidir. Böylece kişi, kendi eksikliğiyle temas etmek yerien, ötekinin değerini zihinsel olarak azaltarak denge kurmaya çalışır.

Haset, çoğu zaman ikinci yolu seçer. Çünkü yok etmek, yüzleşmekten daha kolaydır. Yüzleşmek benliğe temas eder; yok saymak ise geçici bir rahatlama sağlar.

Haset Bir Pusula Olabilir mi?

Haset yalnızca yıkıcı bir duygu değildir. Doğru ele alındığında bir işaret işlevi görebilir; içsel bir pusula gibi çalışabilir. Bu pusula bize şunu sorar: Onda gördüğüm şey neden beni bu kadar etkiliyor? Bu özellik ya da başarı benim hangi ihtiyacıma temas ediyor? Ben neyi arzuluyorum ama kendime izin vermiyorum?

Haset, bir noktada da bastırılmış arzuların gölgesidir. Çoğu zaman dile getirilmeyen isteklerin, ertelenmiş hayallerin ve sahiplenilmeyen yönlerin sessiz bir göstergesidir. Onu yok etmeye çalışmak yerine anlamaya yönelmek, kişinin kendi potansiyel yetisiyle temas kurmasını sağlayabilir. Çünkü haset, yüzeyde öfke ya da huzursuzluk gibi görünse de, derinde bir arzuya işaret eder.

Haset, insan doğasının karanlık ama aynı zamanda son derece dürüst duygularından biridir. İçimizde saklı olanı, görmek istemediğimiz boşlukları açığa çıkarır. Onu inkâr etmek ya da bastırmak, ortadan kaldırmaz; yalnızca daha örtük ve dolaylı biçimlerde geri dönmesine neden olur. Genellikle kendiliğinden yok olmaz; küçümseme, değersizleştirme, alaycılık ya da açıklayamadığımız bir içsel gerilim olarak yeniden ortaya çıkabilir.

Bu nedenle haset karşısında yapılacak şey, ötekinin sahip olduğunu zihinsel olarak küçültmek değildir. Asıl dönüşüm, o şeyin bizde harekete geçirdiği eksiklik duygusunu fark edebilmekle başlar. Savunmalarla küçültmek yerine, o duygunun işaret ettiği ihtiyacı anlamaya yönelmek gerekir.

Çünkü haset çoğu zaman başkasına dair değildir; kişinin kendi bastırılmış arzusuna dairdir. Haset ettiğimiz şey, çoğu zaman olmak istediğimiz, fakat çeşitli nedenlerle kendimize yakıştıırmadığımız ya da cesaret edemediğimiz hâlin bir yansımasıdır.

Bu yüzden haset, yıkıcı olduğu kadar öğretici de olabilir — eğer kişi, onu inkâr etmek yerine anlamayı seçerse.

Kaynakça

Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140. Klein, M. (1957). Envy and gratitude: A study of unconscious sources. Tavistock Publications. Parrott, W. G., & Smith, R. H. (1993). Distinguishing the experiences of envy and jealousy. Journal of Personality and Social Psychology, 64(6), 906–920. Smith, R. H., & Kim, S. H. (2007). Comprehending envy. Psychological Bulletin, 133(1), 46–64. White, G. L., & Mullen, P. E. (1989). Jealousy: Theory, research, and clinical strategies. Guilford Press.

Selen Erçelik
Selen Erçelik
Klinik Psikolog Selen Erçelik, 2024 yılında Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü'nden mezun olmuş, çift anadal programı kapsamında sürdürdüğü Psikoloji lisans eğitimini ise 2025 yılında aynı üniversitede tamamlamıştır. 2026 yılında İstanbul Kent Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı'nı tamamlamış ve klinik psikoloji alanında uzmanlaşmıştır. Akademik çalışmalarını uluslararası düzeyde sürdürmekte olup, İngiltere'de bulunan University of Derby'de Psikoloji alanındaki yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Mesleki gelişim sürecinde psikodinamik ve psikanalitik kuram ekseninde çeşitli eğitim programlarına, seminerlere ve ileri düzey klinik çalışmalara katılmıştır. Bunun yanı sıra bağımlılık psikolojisi, yaratıcı sanat terapileri, klinik görüşme teknikleri ve psikoterapi uygulamaları alanlarında eğitimler alarak kuramsal bilgisini multidisipliner bir bakış açısıyla geliştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle travma, erken dönem yaşantılar ve bunların ruhsal gelişim üzerindeki etkileri ilgi alanları arasında yer almakta; bu doğrultuda mesleki eğitimlerini sürdürmektedir. Farklı kurumlarda gerçekleştirdiği staj çalışmaları aracılığıyla klinik deneyim kazanmış; süpervizyon sürecinde edindiği uygulama pratiği sayesinde teorik bilgisini klinik gözlem ve deneyimle bütünleştirme fırsatı elde etmiştir. Çalışmalarını psikodinamik psikoterapi yaklaşımı doğrultusunda sürdürmekte; erken dönem yaşantıların benlik gelişimi üzerindeki etkileri, kişilerarası ilişki örüntüleri, bağlanma süreçleri ve duygusal düzenleme alanlarına odaklanmaktadır. Hâlen aktif olarak danışan görmekte, mesleki gelişimini düzenli süpervizyon ve ileri düzey eğitimlerle sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar