“Dil yara neredeyse oraya gider” sözü, psikodinamik açıdan ruhsallığın acıyla kurduğu zorunlu ve kaçınılmaz ilişkiye işaret eder. Ruhsal yaşamda yara, çoğu zaman yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir; yaşandığı anda zihinsel olarak işlenememiş, söze dökülememiş ve simgesel alana taşınamamış duygulanımların bıraktığı izdir. Bu tür deneyimler yalnızca hatırlanmaz; daha çok taşınır. Kişi onları bilincinde tutmasa bile, ruhsal aygıt bu yükü farklı yollarla ifade etmeye devam eder.
İnsan zihninin yalnızca yaşananları değil, işlenemeyenleri de sakladığını öne sürülür. Bu bağlamda bastırılan duygu yok olmaz; yalnızca temsil edilemediği bir alana itilmiş olur. Ancak temsil edilemeyen hiçbir ruhsal içerik sessiz kalmaz. İfade edilemediği yerde, dolaylı biçimlerde kendini duyurur.
Bu noktada dil, ruhsal aygıtın en temel dışavurum araçlarından biri hâline gelir. Kişi bilinçli düzeyde “Bu olay beni etkilemiyor” dese bile, konuşma biçimi çoğu zaman başka bir gerçeği ele verir. Dil sürçmeleri, sürekli aynı konuya dönme, alaycı anlatımlar, ironi, şaka ya da gereksiz savunmalar; bastırılan duygunun dolaylı ifade biçimleridir.
Freud’a göre bu tür dilsel belirtiler tesadüf değildir. Günlük yaşamın psikopatolojisi, bilinçdışının gündelik dilin içine sızmasının kaçınılmaz olduğunu gösterir. Kişi istemese bile, bilinçdışı kendine bir yol bulur. Bu nedenle danışan, “önemsiz” olarak tanımladığı meseleyi çoğu zaman en ayrıntılı biçimde anlatır. Çünkü zihinsel olarak işlenemeyen deneyim, kapatılamaz; yalnızca etrafında dolaşılır.
Psikodinamik kuramda dil yalnızca anlatım değil, aynı zamanda bir konum belirleme aracıdır. Kişi neyi söylediğinden çok, onu nasıl söylediğiyle kendi duygusal yerleşimini açığa çıkarır.
-
Kimi yoğun biçimde eleştiriyorsak, çoğu zaman orada incinmişizdir.
-
Kimi küçümsüyorsak, çoğu zaman oraya dair bir ihtiyaç barındırıyoruzdur.
-
Neye aşırı öfke duyuyorsak, çoğu zaman altında kırgınlık vardır.
Bu nedenle dil, duygunun yerini ele verir. Söylenen kadar söylenmeyen, kaçınılan, geçiştirilen ya da şakayla örtülen alanlar da ruhsal haritanın parçalarıdır.
Dil ve Tekrar Zorlantısı
Bu tekrar eden anlatım biçimi, Freud’un tanımladığı tekrar zorlantısı (repetition compulsion) ile yakından ilişkilidir. Kişi çoğu zaman acı verdiğini bildiği hâlde, benzer ilişki örüntülerine, aynı hayal kırıklıklarına ya da tanıdık duygusal pozisyonlara geri döner.
Bu durum bilinçli bir seçim değildir. Freud’a göre tekrar, hatırlamanın yerine geçer. Yani kişi geçmişte yaşadığı fakat zihinsel olarak işleyemediği deneyimi, sözcüklerle değil; davranışla, ilişkiyle ve dilsel örüntülerle yeniden üretir.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Ruhsal aygıt, acıyı değil; anlamsızlığı tolere edemez. Tanıdık acı, bilinmeyen boşluktan daha güvenlidir. Bu nedenle dil de güvenli bulduğu bu tanıdık yaraya yönelir.
Günlük yaşamda romantik ilişkilerde bunu sıkça görebilmekteyiz. Kişi bilinçli olarak “Bu ilişki beni artık etkilemiyor” ya da “Geçmişte kaldı” dese bile, günlük konuşmalarında sürekli aynı temaya dönüş yaşanabilmektedir. Eski partnerinin ilgisizliği, mesajlara geç cevap vermesi, eski bir tartışmanın ayrıntıları…
Aslında anlatılan şey yalnızca partner değildir; anlatı, kişinin daha önce yaşanmış ama ruhsal olarak işlenememiş bir incinmesinin etrafında dolaşır. Birey, çoğu zaman “önemsiz” dediği bu durumu uzun uzun anlatır, ironik bir dille hafifletir ya da şakayla geçiştirir. Çünkü asıl duygu -bu belki kırılganlık, belki değersizlik hissi, belki terk edilme korkusu- doğrudan söze dökülemez. Dil, burada yaranın yerini ele verir: eleştirinin yoğunlaştığı yerde bir ihtiyaç, öfkenin yükseldiği yerde bir hayal kırıklığı vardır. Kişi geçmişteki ilişkisinde hissettiği duygusal pozisyonu farkında olmadan bugüne taşır; böylece hatırlayamadığını, ilişkide ve dilde tekrar ederek “taşınabilir” hâle getirmeye çalışır.
Benzer bir örnek iş yaşamında da sıkça görülebilir. Kişi, “Ben otoriteyle sorunu olan biri değilim” ya da “İşimle ilgili bir problemim yok” derken, konuşma ilerledikçe yöneticisinin tavırlarına, toplantılarda sözünün kesilmesine ya da emeğinin görülmediğine dair ayrıntılara tekrar tekrar dönebilir. İlk bakışta anlatılan şey bir iş ortamı şikâyeti gibi görünür. Ancak dilin yoğunlaştığı yer, çoğu zaman yalnızca bugünkü yöneticiyi değil, çok daha eski bir ruhsal konumu işaret eder. Kişi, yöneticinin eleştirilerini “çok da umursamadığını” söylese bile, ses tonu değişir; anlatı uzar, detaylanır, kimi zaman alaycı bir dile bürünür. “Zaten hep böyle tipler oluyor,” ya da “Ben alışığım” gibi cümleler sıkça tekrar edilir. Oysa bu “alışıklık”, ruhsal aygıtın tanıdığı bir yaraya işaret eder.
Çoğu zaman burada mesele eleştiri değil; görülmeme, takdir edilmemeye dair eski bir incinmedir. Belki çocuklukta ebeveynin ilgisinin koşullu olması, belki başarıyla var olabilme zorunluluğu… Ancak bu deneyim o dönemde simgeselleştirilemediği için bugün dilde ve ilişkide yeniden canlanır.
Wilfred Bion, psikodinamik literatüre önemli bir katkı sunarak bazı deneyimlerin “düşünülemez” nitelikte olduğunu ileri sürmüştür. Bion’a göre bazı duygulanımlar, yaşandıkları anda zihinsel aygıt tarafından işlenemez; bu nedenle düşünceye dönüşemezler. Bu tür yaşantılar ham duygusal parçalar olarak kalır.
Düşünülemeyen deneyim, söze dökülemez; ancak bedende, ilişkide ve dilsel tekrarlar aracılığıyla kendini hissettirir. Bu nedenle kişi bazen ne hissettiğini bilmez ama konuşurken sürekli aynı temaya dokunur. Dil burada düşüncenin değil, henüz düşünceye dönüşememiş duygunun taşıyıcısıdır.
Winnicott ise, bireyin erken ilişkilerinde duygularının yeterince karşılanmadığı durumlarda sahte kendilik geliştirdiğini öne sürer. Bu yapı içinde kişi, gerçek duygularını değil; kabul edilebilir olanları konuşur.
Ancak gerçek duygu bütünüyle kaybolmaz. Konuşmanın satır aralarında, şakalarda, alaycı ifadelerde ya da aşırı mantıksallaştırmalarda kendini belli eder. Dil, sahte kendiliğin arasından sızan gerçek kendiliğin izlerini taşır.
Sonuç olarak, “Dil yara neredeyse oraya gider” sözü, yalnızca bir metafor değil; ruhsallığın işleyişine dair temel bir gerçeği ifade eder. Dil, ruhsal yaranın yerini ifşa ederken, aynı zamanda onun henüz iyileştirilememiş olduğuna da işaret eder. Bu nedenle psikodinamik çalışmada dinlenen şey yalnızca anlatılan öykü değil; o öykünün nasıl, nerede ve hangi duygusal tonla tekrar edildiğidir.
Kaynakça
-
Freud, S. (1901). The Psychopathology of Everyday Life (Günlük Yaşamın Psikopatolojisi).
-
Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle (Haz İlkesinin Ötesinde).
-
Bion, W. R. (1962). Learning from Experience.
-
Bion, W. R. (1963). Elements of Psycho-Analysis.
-
Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment.
-
Laplanche, J., & Pontalis, J.-B. (1973). The Language of Psychoanalysis.
-
Ogden, T. H. (1997). Reverie and Interpretation.
-
McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis.


