Çoğumuz zaman zaman aynı düşüncenin içinde sıkışıp kalıyoruz: “Geç kaldım.” Belirli bir yaşa geldik ama hâlâ istediğimiz kariyere ulaşamadık, yeterince para kazanamadık, evlenemedik, dünyayı gezemedik ya da “hayatımızı kuramadık.” Sanki görünmez bir yarış başlamış ve herkes bizden önce bitiş çizgisine ulaşmış gibi hissediyoruz. Oysa burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten geç mi kaldık, yoksa hayatımızı bize ait olmayan zaman çizelgeleriyle mi kıyaslıyoruz?
Modern çağın en büyük psikolojik baskılarından biri, yaşamı doğrusal bir başarı takvimine dönüştürmesi oldu. Özellikle sosyal medya aracılığıyla başkalarının “en iyi anlarına” sürekli maruz kalmak, bireyde kendi yaşamının eksik ya da yetersiz olduğu hissini derinleştiriyor. Psikolojide bu durum FOMO (Fear of Missing Out) yani “gelişmeleri ve fırsatları kaçırma korkusu” olarak tanımlanır. Przybylski ve arkadaşları (2013), FOMO’yu bireyin başkalarının ödüllendirici deneyimler yaşadığına inanması sonucu ortaya çıkan sürekli bir eksiklik ve dışlanmışlık kaygısı olarak açıklamaktadır. Bu durum kişiyi sürekli çevrimiçi olmaya, sosyal etkileşimleri tekrar tekrar kontrol etmeye ve kendi yaşamını başkalarının hayatıyla kıyaslamaya iter.
Sosyal medya burada yalnızca bir araç değil, aynı zamanda zaman algısını bozan psikolojik bir vitrin işlevi görür. Çünkü insanlar çoğunlukla yaşamlarının sıradan, kırılgan ya da sancılı taraflarını değil; başarılarını, ilişkilerini, mutluluklarını ve “tamamlanmış” anlarını paylaşırlar. Festinger’in Sosyal Karşılaştırma Kuramı’na (1954) göre bireyler kendilerini değerlendirebilmek için başkalarıyla kıyaslama eğilimindedir. Ancak dijital çağda bu kıyaslama gerçeklikten uzak, filtrelenmiş hayatlar üzerinden gerçekleşmektedir. Sonuç olarak kişi kendi yaşamını eksik, gecikmiş ve yetersiz algılamaya başlar.
Oysa “geç kalmışlık” çoğu zaman nesnel bir gerçeklikten ziyade öznel bir algıdır. Toplumun belirlediği normlar; ne zaman evlenileceği, kariyer yapılacağı, çocuk sahibi olunacağı ya da “başarılı” sayılacağı konusunda görünmez bir baskı yaratır. Neugarten’ın “sosyal saat” kavramı da tam olarak bunu açıklar: Toplum, yaşamın belirli dönemlerinde belirli başarıların gerçekleşmesini bekler ve bireyler bu takvime uyamadıklarında kendilerini başarısız hissedebilirler. Oysa her insanın psikolojik, ekonomik, sosyal ve duygusal koşulları birbirinden tamamen farklıdır.
Asıl problem, hayatı bir deneyim alanı olmaktan çıkarıp bir yetişme mücadelesine dönüştürmemizdir. Sürekli “eksik olanı” düşünmek, kişinin sahip olduklarını değersizleştirmesine neden olur. Araştırmalar, kronik sosyal karşılaştırmanın yaşam doyumunu azalttığını, kaygı ve depresif belirtileri artırdığını göstermektedir (Vogel, 2014). Çünkü zihnimiz artık bulunduğu anı yaşamaktan çok, olması gerektiğini düşündüğü yere yetişmeye çalışır.
Fakat yaşam bir yarış değil; her bireyin farklı hızda ilerlediği kişisel bir yolculuktur. Kimi insan sevdiği işi kırk yaşında bulur, kimi gerçek huzuru uzun yıllar sonra keşfeder, kimi ise en büyük dönüşümünü “geç kaldığını düşündüğü” dönemde yaşar. Hayat doğrusal değildir; bazen duraksar, bazen yön değiştirir, bazen de bizi hazırlamak için yavaşlatır.
Belki de sorun gerçekten geç kalmak değil; başkasının saatine bakarak kendi zamanımızı değersizleştirmektir. Çünkü herkesin zamanı bambaşkadır. Ve insan ancak kendi yolunda yürüyerek hayatını anlamlandırır.


