Yeme Bozuklukları ve Beden Algısı Üzerine Psikolojik Bir Değerlendirme
Havalar ısındıkça yalnızca mevsim değişmiyor; insanların kendilerine bakışı da değişiyor. Belki sen de son zamanlarda aynaya biraz daha uzun bakıyorsundur. Geçen senenin kıyafetlerini yeniden deniyor, bedenini daha dikkatli inceliyor ve sosyal medyada gördüğün bedenlerle kendini kıyaslıyor olabilirsin. Tüm bunların içinde zihninden benzer düşünceler geçiyor olabilir: “Biraz kilo vermem lazım.”, “Kendimi çok saldım.”, “Yaza kadar toparlanmalıyım.”
Yeme bozuklukları ve beden algısıyla çalışan bir psikolog olarak, özellikle yaz ayları yaklaşırken seans odasında beden memnuniyetsizliğiyle daha sık karşılaşıyorum. Çünkü yaz aylarıyla birlikte beden, yalnızca bedenden ibaret kalmıyor; görünürlük, beğenilme, kabul görme ve yeterli hissetme gibi birçok duyguyla iç içe geçmeye başlıyor.
Özellikle sosyal medyanın etkisiyle yaz, artık sadece bir mevsim değil; görünür olma dönemi hâline geliyor. İnsanlar daha fazla fotoğraf paylaşıyor, bedenlerini daha fazla gösteriyor ve farkında olmadan kendilerini daha yoğun biçimde karşılaştırıyor. Bir süre sonra kişi yalnızca kendi bedenine bakmıyor; başkalarının bedenleri üzerinden de kendisini değerlendirmeye başlıyor.
Buradaki en zorlayıcı noktalardan biri şu: İnsan zihni maruz kaldığı görüntülere zamanla alışıyor. Sürekli aynı “ideal beden” imgelerini görmek, bunları normalmiş gibi algılamaya başlamamıza neden olabiliyor. Böyle olunca da kişi kendi bedenine karşı giderek daha eleştirel yaklaşabiliyor. Bu durum, özellikle beden algısı hassas olan kişilerde yoğun kaygıya, beden memnuniyetsizliğine ve tekrar eden diyet döngülerine zemin hazırlayabiliyor. Çünkü bir noktadan sonra mesele yalnızca nasıl göründüğün olmaktan çıkıyor; görünüşün üzerinden ne kadar kabul edilebilir olduğunu sorgulamaya dönüşüyor.
Aslında çoğu zaman kişi bedenine bakarken yalnızca bedenini görmüyor; kendini değerlendiriyor, yeterince iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyor ve kendilik değerini bedeninin içine yerleştiriyor. Zamanla beden, yalnızca fiziksel olarak taşıdığımız bir yer olmaktan çıkıp, duygusal olarak anlam yüklediğimiz bir alana dönüşebiliyor. Bu yüzden bazen aynaya baktığımızda yalnızca bedenimizi değil; başarısız hissettiğimiz taraflarımızı, yetersizlik korkularımızı ya da kendimizle ilgili memnun olmadığımız yanları da görüyoruz.
Bu nedenle beden algısıyla ilgili zorlanmaları yalnızca estetik kaygılar olarak değerlendirmek eksik kalıyor. Çünkü kişinin bedenine yaklaşımı çoğu zaman kendisine yaklaşım biçimiyle paralel ilerliyor. Kendisine karşı daha sert, daha eleştirel ve daha koşullu yaklaşan kişiler, bedenleriyle ilişkilerinde de benzer bir zorlanma yaşayabiliyor.
Aslında bir süre sonra bedenle kurulan ilişki yalnızca aynaya bakılan anlarla sınırlı kalmıyor. Kişinin gün içindeki ruh hâlini, sosyal ilişkilerini ve kendisini ifade etme biçimini de etkileyebiliyor. Bazı insanlar fotoğraf çektirmekten kaçınmaya, bazı kıyafetleri giymemeye ya da sosyal ortamlarda daha fazla kendini saklamaya başlayabiliyor. Çünkü bedenle ilgili memnuniyetsizlik, zamanla yalnızca dış görünüşe dair bir düşünce olarak kalmıyor; kişinin kendisini nasıl gördüğünü ve nasıl hissettiğini de şekillendiriyor. Bu nedenle beden algısıyla ilgili zorlanmaların etkisi bazen düşünüldüğünden çok daha derin olabiliyor. İnsan kendisini sürekli değerlendirdiğinde, rahat hissetmek yerine sürekli kontrol etmeye çalıştığı bir ilişkinin içinde kalabiliyor.
Tam da bu yüzden bedenle ilgili memnuniyetsizlik, zamanla kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de etkiliyor. Sürekli kendini eleştirmek, bedenini “düzeltilmesi gereken bir problem” gibi görmek ve ancak belli bir görünümdeyken kendini yeterli hissedebilmek psikolojik olarak oldukça yorucu bir hâle geliyor. Diyete tekrar tekrar başlama döngüsü de çoğu zaman bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Çünkü kişi bazen yalnızca kilo vermeye çalışmıyor; bedeninin içinde hissettiği memnuniyetsizlikten, yetersizlik hissinden ve kendisine yönelttiği sert iç sesten uzaklaşmaya çalışıyor.
Bu yüzden diyet başlangıçları birçok kişide kısa süreli bir “yeniden kontrolü ele alma” hissi yaratabiliyor. Ama mesele yalnızca yemek değilse, yalnızca yeme düzenini değiştirmek de çoğu zaman kalıcı bir rahatlama sağlamıyor. Bir süre sonra kişi yeniden kendisini eleştirmeye başlıyor ve süreç, beden üzerinden başlayıp kişinin kendilik algısını etkileyen bir döngüye dönüşebiliyor. Belki de bu yüzden mesele her zaman beden olmuyor; bazen mesele, kişinin kendisine yalnızca belli bir hâlde değer verebilmesi oluyor.
Belki bu süreçte kendine şunları sormayı deneyebilirsin:
- Bedenime baktığımda gerçekten ne hissediyorum?
- Değiştirmeye çalıştığım şey gerçekten bedenim mi?
- Kendime yönelik eleştirel ses ne zaman yükseliyor?
- Kendimi yalnızca belli bir görünümdeyken mi yeterli hissediyorum?
- “Fit görünme” isteğimin ne kadarı gerçekten bana ait?
- Diyete başlama ihtiyacım en çok hangi dönemlerde artıyor?
- Yemekle kurduğum ilişki gerçekten yalnızca yemekle mi ilgili?
- Kendimle daha şefkatli bir ilişki kurabilsem bedenime bakışım değişir miydi?
Çünkü insan bedeni yalnızca görünen bir şey değil; duygularımızı, yaşadıklarımızı ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de taşıyan bir alan. Ve bazen iyileşme, bedeni değiştirmeye çalışmaktan önce, bedeninle savaşmayı bırakmakla başlıyor.

