Gün içinde yaşadığımız birçok olayda aslında yalnızca olan bitene değil, onun zihnimizde oluşturduğu hikâyeye tepki veririz. Bir mesaj geç gelir ve “Demek ki artık önemsemiyor” diye düşünürüz. Birinin yüzü asık görünür ve bize kırıldığını varsayarız. Bir arkadaşımız uzaklaşır ve onu kaybettiğimize emin oluruz.
Oysa çoğu zaman elimizde kesin bir bilgi yoktur. Sadece eksik parçaları kendi düşüncelerimizle tamamlarız. Ve bir süre sonra kurduğumuz senaryo, gerçekmiş gibi hissettirmeye başlar. İnsan zihni belirsizliği sevmez. Bilmediği yerleri tahminlerle doldurur. Ama sorun şu ki, bu tahminler çoğu zaman korkularımızdan, geçmiş deneyimlerimizden ve incindiğimiz anılardan beslenir. Böylece karşımızdaki insanı değil, zihnimizde yarattığımız versiyonunu görmeye başlarız. Ve fark etmeden, gerçekte yaşanandan çok kafamızda kurduğumuz şeye üzülürüz.
Bu alışkanlık zamanla kişinin kendini algılayışını da etkiler. Bir şey ters gittiğinde hemen reddedildiğimizi ya da başarısız olduğumuzu düşünebiliriz, oysa ortada bambaşka sebepler olabilir. Tek bir yanlış anlaşılma, iki taraf da kendi kafasındaki hikâyeye inandığında ciddi bir mesafeye dönüşebilir. Oysa çoğu çatışma, taraflardan biri durup gerçekten ne olduğunu sorduğunda yumuşar. Bazen basit bir konuşma, iki tarafın da aslında birbirini incitmek istemediğini gösterir. Sessizlik ve mesafeye yüklediğimiz ağır anlamlar çoğu zaman gerçek iletişimle dağılır.
Olanı Değil, Anladığımızı Yaşıyoruz
Aynı olay iki farklı insan için bambaşka anlamlar taşıyabilir. Çünkü yaşadığımız şey yalnızca olayın kendisi değildir; ona yüklediğimiz anlamdır. Daha önce terk edilmiş biri, küçük bir mesafeyi bile terk edilme işareti gibi algılayabilir. Sürekli eleştirilmiş biri, sıradan bir geri bildirimi bile reddedilme olarak hissedebilir.
Bu yüzden bazen karşımızdaki insanın ne yaptığı değil, bizim ne gördüğümüz belirleyici olur. İnsan çoğu zaman karşı tarafın niyetini değil, kendi korkusunu dinler. Ve zamanla, zihninde kurduğu hikâyeye gerçekten inanmaya başlar. İşin en zor yanı da buradadır: Çünkü kişi artık gerçekle değil, kendi yorumuyla mücadele ediyordur.
Ayrıca sorgulanmayan varsayımlar duyguları giderek büyütür. Küçük bir belirsizlik, zihinde tekrar tekrar düşünüldükçe büyük bir kırgınlığa dönüşebilir. İnsan ne kadar düşünürse, kurduğu versiyon o kadar gerçek hissettirmeye başlar. Bu yüzden bazen gerçekten bildiklerimizle varsaydıklarımızı ayırabilmek gerekir. Çoğu zaman netlik, fazla düşünmekten değil, belirsizliğe biraz alan tanıyabilmekten gelir.
Empati: Hikâyeyi Tek Taraftan Okumamak
Tam da bu noktada empati devreye girer. Empati yalnızca karşımızdaki insanın ne hissettiğini anlamaya çalışmak değildir; aynı zamanda olaylara tek bir pencereden bakmadığımızı fark etmektir. Bazen birinin sessizliği ilgisizlik değil, yorgunluk olabilir. Mesafesi kırgınlıktan değil, kendi iç mücadelesinden kaynaklanabilir. Söylenmeyen şeyler bazen ilgisizlikten değil, anlatamama halinden doğar.
İnsan çoğu zaman kendi merkezinden bakar ve karşı tarafın da aynı hikâyenin içinde olduğunu unutur. Oysa herkes kendi yükünü taşır ve çoğu zaman karşımızdaki insanın davranışının bizimle ilgisi bile olmayabilir. Gerçeğe yaklaşmanın yolu, yalnızca kendi bakış açımıza değil, diğer ihtimallere de yer açmaktan geçer.
Empati aynı zamanda yargılarımızı da yumuşatır. Karşımızdaki insanın da yorgun, kafası karışık ya da kendi sorunlarıyla uğraşıyor olabileceğini düşündüğümüzde, tepkilerimiz daha sakin hale gelir. Bu, kendi hislerimizi yok saymak anlamına gelmez; sadece insan davranışlarının çoğu zaman tek bir nedene bağlı olmadığını kabul etmektir. Çoğu ilişki, koşullar değiştiği için değil, insanlar birbirini daha geniş bir açıdan görmeye başladığı için iyileşir.
Kendimize Dışarıdan Bakabilmek
Bazen en zor ama en dönüştürücü şey, yaşadığımız olaylara biraz dışarıdan bakabilmektir. Eğer aynı durumu bir arkadaşın yaşadığını görseydik, ona ne söylerdik? Kurduğu senaryolara bu kadar kolay inanır mıydık? Çoğu zaman başkalarına karşı daha adil ve anlayışlıyızdır. Ama konu kendimiz olduğunda, korkularımız ve geçmiş kırgınlıklarımız devreye girer. Bu yüzden olayın tamamını değil, yalnızca bizi inciten kısmını görürüz.
Oysa doğruyu görebilmek çoğu zaman olayın sadece bizim tarafımızdan değil, bütününden bakabilmekle mümkün olur. Kendimize dışarıdan bakabilmek aynı zamanda fark etmediğimiz alışkanlıkları da ortaya çıkarır. Belki sürekli kendi ihtiyaçlarımızı erteliyoruzdur, belki zor konuşmalardan kaçıyoruzdur ya da sınırlarımız ihlal edildiğinde sessiz kalıyoruzdur. Bunları fark etmek kendimizi suçlamak değil, kendimizi tanımaya başlamaktır. İnsan kendi kalıplarını gördüğünde, gelecekte daha farklı seçimler yapma şansı da doğar.
Sonuç: Bazen Yanıldığımızı Kabul Etmek İyileştirir
Hayatta yaşadığımız pek çok kırgınlık, gerçekten olan şeylerden değil, zihnimizde kurduğumuz hikâyelerden doğar. Eksik bilgiyi korkularımızla tamamlar, sonra da o hikâyenin içinde inciniriz. Belki de bazen durup şunu sormak gerekir: Gerçekten olan bu mu, yoksa benim yorumum mu?
Çünkü insan ancak kendi hikâyesinden biraz geri çekildiğinde, gerçeği daha net görebilir. Ve çoğu zaman, bütün resmi görebilmek hem başkalarına hem de kendimize karşı daha adil olmanın ilk adımıdır. Algımızın bazen yanılabileceğini kabul etmek zayıflık değil, gelişime açıklıktır. Varsayımlarımızı sorguladığımızda ilişkiler daha sağlam hale gelir ve iletişim daha dürüst olur. Çoğu yanlış anlaşılma, insanlar açıkça konuşabildiğinde kendiliğinden çözülür. Ve bazen en büyük rahatlama, inandığımız o acı verici hikâyenin aslında gerçeğin tamamı olmadığını fark etmekle gelir.


