Pazar, Haziran 14, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yan Odadaki Kişi

Evde yalnız kaldığınız anları düşünün. Dışarıdan bakıldığında sıradan ve dingin bir sessizlik ortama hâkim olsa bile içeride bambaşka bir yoğunluk vardır. Bazen koridorun ucundaki gölge normalden uzun görünür, duvarın içinden gelen hafif bir tıkırtı birden büyüyüp zihinde yankılanır. Saatin tik takları, su borularının gürültüsü, gecenin en derin saatlerinde televizyondan gelen çıtırdamalar, buzdolabının ansızın çıkardığı ses ya da dışarıdan süzülen ay ışığı… Hepsi bir araya geldiğinde ev aslında hiç olmadığı kadar canlıymış gibi hissedilir.

Böyle anlarda bazen, yan odada görünmeyen birinin varlığını sezmeye başlarsınız. Sanki televizyondan gelen çıtırtı seslerini o kişi çıkartıyormuş, gizlice evin içinde yürüyormuş gibi. Kapı kapalıdır ve ev boş görünür, ama içinizde ve zihninizde sanki başka bir nefes, başka bir adım gizlice dolaşıyordur. Belki de bazen sırf o gölgeyle göz göze gelmekten kaçınmak için karanlıkların yanından hızlıca ve sağa sola bakmadan geçiverirsiniz.

Var olmadığını bildiğiniz ama içinizde hissettiğiniz o şeyi görmekten kaçınırsınız, sanki onunla göz göze gelebilecek olma ihtimali bir daha onu inkâr edemezmişsiniz gibi gelir. İşte tam da bu noktada ev, sadece duvarlardan ibaret olmaktan çıkar ve içsel dünyamızın yansımalarıyla dolup taşar.

Yalnızlık ile Güven Arayışı

İlk bakışta çocukluktan kalan bir korku gibi görünebilir bu, oysa aslında ruhumuzun en kırılgan çelişkilerinden birine açılan kapıdır. Yalnızlık ile güven arayışı, tehdit algısıyla birbirine karışır. İnsan zihni tek başınalığın ağırlığını taşımakta zorlandığında, hayali bir eşlikçiyi devreye sokar.

Fakat bu eşlikçi, bir yandan “yalnız değilim” hissini vererek rahatlatır; öte yandan yabancılığın soğukluğunu taşıyarak kaygıyı çoğaltır. Böylece insan, aynı anda hem korunmak ister hem de korkuyla sınanır.

Psikolojik açıdan bu deneyim, yalnızca boş bir kuruntu değil, bilinçdışının gündelik hayata sızan yüzlerinden biridir (Freud, 1915/1957). Yan odadaki hayali kişi, aslında içimizdeki paradoksu da temsil eder. Hem korunmak isteriz hem de tehdit edilmekten korkarız. Evin sessizliğinde yankılanan bu çelişki, insanın kendi içsel dünyasıyla kurduğu en derin ve en kırılgan bağlardan biridir. Çünkü sessizlik yalnızca dış dünyanın yokluğunu değil, iç dünyanın gürültüsünü de duyulur kılar.

Psikoloji Perspektifinden Hayali Eşlikçi

Psikanalitik düşünce tam da bu noktada kendini hatırlatır. Zihin, yalnızlığa tahammül edemediğinde bir “hayali eşlikçi” yaratır. Ama bu eşlikçi asla tek yüzlü değildir. Bazen, gece yarısında kulağımıza fısıldayan bir dost gibi belirir ve varlığıyla sessizliğin ağırlığını hafifleterek bizi yaşanan ana geri getirir.

Bazense aynı figür, gölgesi uzun koridorlarda dolaşan, görünmeyen adımların sahibi olan bir yabancıya dönüşür. Bu yüzden yan odadaki kişi hem içsel bir teselli hem de içsel bir tehdit barındırır. Koruyan aynı zamanda cezalandırır, yakın olan aynı zamanda tehdit eder. İşte bu çiftdeğerlilik, yani ambivalans, ruhumuzun en derinliklerindeki döngülerden biridir (Freud, 1917/1957).

Bir figürün aynı anda hem sığınak hem de tehdit olabilmesi, insan ruhunun ne kadar parçalı bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

Çocukluk İzleri ve İçsel Dünya

Bu tanımadığımız, hatta bakamadığımız figür, dışarıdan gelen bir yabancı değil içimizde taşıdığımız izlerin yeniden canlanmış hâlidir. Çocukken gece karanlığında duyulan en küçük ses ile yaşadığımız duygular, ebeveynin odadan çıktığında geride bıraktığı boşluk ve güvensizlik, ceza korkusuyla karışan sevgi…

Belki de bunların hepsi yan odadaki o hayali kişiye sinmiştir. O yüzden aslında kaçındığımız ve içimizi ürperten o şey, evin içindeki görünmeyen adımlar değil, kendi içimizde unutulmaya yüz tutmuş parçaların yankısıdır. Yankının kendisi, geçmişle bugün arasında görünmez bir köprü kurar.

Bu his bizlere insanın yalnızlığı ne derecede tolere edebildiğini hatırlatır. Winnicott’ın bahsettiği “yalnız kalabilme kapasitesi” sadece odada tek başına oturabilmek değil, içsel figürlerle barışabilmektir (Winnicott, 1958). Çünkü yalnızlık boş bir yokluk değil, kendi içsel kalabalığınızla baş başa kalma hâlidir.

Psikoloji Kuramları ve Yalnızlık

Eğer bu kapasite gelişmemişse, sessizlik size huzur değil, yabancılaşma getirir; evin duvarları güven vermek yerine üzerinize kapanır. İşte o noktada zihnin ürettiği hayali eşlikçiler, sizi teselli etmekten çok ürkütmeye başlar. Sessizlik bu durumda, dinginlik değil boğucu bir yankı üretir.

Klein’ın nesne ilişkileri kuramında tarif ettiği parçalı nesneler de burada devreye girer (Klein, 1946). Bir yanımız sevgiyle dolu bir nesne arayışı içindeyken, diğer yanımız cezalandırıcı, reddedici figürlerden korkar. Yan odadaki kişi tam da bu iki parçanın birleşimidir.

Hem anne kucağının sıcaklığına benzer bir eşlikçi, hem de sizlere her an zarar verebilecek bir yabancı. Bu ikilik, insanın kendi içinde bölünmüş seslerini görünür kılar.

Gölgeler ve Kendimizle Karşılaşmak

Bu çelişki en temel gerçeğimizi yüzümüze vurur. İçimizdeki sesler asla tek bir tonda konuşmaz. Güven ve tehdit, teselli ve kaygı, yakınlık ve yabancılık aynı anda var olur.

Bazen evin sessizliğinde duyduğumuz o hayali adımlar, işte bu duyguların ete kemiğe bürünmüş hâli gibi odalarda dolaşır. Biz ona bakamayız, onu korku diye adlandırırız, çünkü belki de kendi gölgemizle karşılaşmaya hazır değilizdir.

Ama aynı anda onunla teselli buluruz; gölge de olsa, bir varlık bize eşlik eder, bizi yalnızlığa teslim etmez. Kendi gölgemizle karşılaşmanın ağırlığı, çoğu zaman en derin yalnızlık anlarında hissedilir.

Belki de bu yüzden, yan odadaki kişi aslında yokluğun kendisi değil, yokluğa katlanamayan ruhumuzun icadıdır. Sessizlik, bizden bir yüz talep eder. Biz de korkularımızı, özlemlerimizi, yarım kalmış ilişkilerimizi o yüzün içine yerleştiririz.

Sonuç: İçsel Dünya ile Yüzleşmek

Gecenin en karanlık anında duyulan en küçük çıtırtı, işte bu içsel kalabalığın sesidir. O ses, aslında kendi içimizin hiç susmadığının kanıtıdır.

O hâlde mesele, yan odada gerçekten biri olup olmadığı değildir. Asıl mesele, o varlığın bize ne anlattığıdır. Çünkü her seferinde, kendi gölgemizden kaçarken yine kendimize rastlarız. Bu rastlaşmalar ise çok kıymetli anlarıdır.

Korkunun ardına gizlenen duygular açığa çıktığında, sessizliğin içinde duymaktan kaçtığımız sesle yüzleştiğimizde, yalnızlığın bize geri getirdiği parçaları fark ettiğimizde, ruh kendi kapılarını aralar. Böyle anlarda insan, kendi içinden yükselen sesi işitmeye cesaret ettiğinde farklı bir bütünlük duygusuna yaklaşır.

Yan odadaki figür aslında bize önemli bir şeyi hatırlatır. Korkular yalnızca uzak durulacak gölgeler değildir. Onlar, kendimizi anlamaya açılan yolların izlerini taşır. Hayali kişiyle yüzleşmek, içimizde uzun zamandır yabancı gibi duran yanlarımızla karşılaşmaktır.

Belki de insan, sessizliğin tam ortasında, kendi içsel dünyasının kalabalığı arasından kim olduğunu yeniden duymaya başlar.

Referanslar

Freud, S. (1957). Instincts and their vicissitudes. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14, pp. 109–140). London: Hogarth Press. (Original work published 1915)
Freud, S. (1957). Mourning and melancholia. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14, pp. 237–258). London: Hogarth Press. (Original work published 1917)
Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.
Winnicott, D. W. (1958). The capacity to be alone. International Journal of Psycho-Analysis, 39, 416–420.

Selen Erçelik
Selen Erçelik
Selen Erçelik, 2024 yılında Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünden mezun olmuş; çift anadal programı kapsamında sürdürdüğü Psikoloji lisans eğitimini ise 2025 yılında aynı üniversitede tamamlamıştır. Akademik çalışmalarını uluslararası düzeyde sürdürmekte olan Erçelik, İngiltere’de bulunan University of Derby’de Psikoloji alanında yüksek lisans eğitimine devam etmekte; eş zamanlı olarak İstanbul Kent Üniversitesi Klinik Psikoloji yüksek lisans programının son döneminde eğitimini sürdürmektedir. Mesleki gelişim sürecinde psikodinamik ve psikanalitik kuram ekseninde çeşitli eğitim programları, seminerler ve ileri düzey klinik çalışmalara katılmıştır. Bunun yanı sıra bağımlılık psikolojisi, yaratıcı sanat terapileri, klinik görüşme teknikleri ve psikoterapi uygulamaları alanlarında eğitimler alarak kuramsal bilgisini multidisipliner bir perspektifle geliştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle travma ve erken dönem yaşantıların etkileri alanına ilgi duymakta; bu alandaki ileri düzey eğitimini sürdürmektedir. Farklı kurumlarda gerçekleştirdiği staj çalışmaları aracılığıyla klinik deneyim kazanmış; süpervizyon sürecinde edindiği uygulama pratiği sayesinde teorik bilgisini klinik gözlem ve deneyimle bütünleştirme fırsatı elde etmiştir. Çalışmalarını psikodinamik psikoterapi yaklaşımı doğrultusunda sürdürmekte; erken dönem yaşantıların benlik gelişimi üzerindeki etkileri, kişilerarası ilişkiler, bağlanma örüntüleri ve duygusal düzenleme süreçleri üzerine yoğunlaşmaktadır. Hâlen aktif olarak süpervizyon eşliğinde klinik çalışmalarını ve seans süreçlerini sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar