Vazgeçememenin Dayanılmaz Hafifliği: Bir İlişki Neden Zihinde Bitmez?
Birini sevmiş olmak mı daha kalıcıdır, yoksa ondan vazgeçememek mi?
Masumiyet Müzesi hayatımıza tekrardan girdiğinden beri hep benzer soruların üzerinde duruyoruz; Aşk mıydı bunun adı yoksa takıntı mı? Ya da Kemal mi daha hatalıydı yoksa Füsun mu? Fakat bu hikâye salt obsesyonu veya yalnızca uzun süren bir bağlılığı değil; bir ilişkinin yükünü ve duygusal olarak sona erememesini gün yüzüne çıkartmaktadır. Zaman ilerler, koşullar değişir, ve çoğu zaman değişmek zorundadır da. Hayat zaman zaman hepimizi başka yönlere savururken bazı bağlar çözülmez, çözülemez. Bu durum dışarıdan bakıldığında çoğumuz için aşırı hatta irrasyonel olarak bile algılanabilir. Buna rağmen bizi şiddetle bu hikâyenin içine çeken, dizisini bir çırpıda izleyerek bitirdiğimiz, baştan kitabı elimize almamızı sağlayan şey ise belki de hepimize bu kadar tanıdık bir deneyim sunmasıdır.
Pek çoğumuz, bir ilişkinin fiilen bitmesine rağmen duygusal olarak bir süre daha devam ettiğini deneyimlemişizdir. Vazgeçmek ise çoğu zaman bir irade meselesi veya güçlü karakterle ilişkilendirilmektedir. Ancak psikolojik olarak bakıldığında, vazgeçememek yalnızca sevginin büyüklüğünü veya derinliğini değil; bağlanma sisteminin aktivasyonu, kimlik varoluşunun dönüşümü ve tamamlanmamış hikâyelerin zihinsel ısrarı gibi çok katmanlı bir sistemi ortaya koyar.
Bağlanma Sistemi: Vazgeçememenin İlk Katmanı
Bir bağdan çözülmek niçin bu kadar zorlayıcı bir deneyime dönüşür? Bu soruyu yanıtlarken öncelikli olarak bakılması gereken yer, bağlanma sistemidir. Bowlby’nin geliştirdiği bağlanma teorisine göre, yakın ilişkiler yalnızca duygusal tercihlerden ibaret değildir; aynı zamanda güvenlik ve hayatta kalabilme ile ilişkili biyolojik düzenekleri de harekete geçirir (Bowlby, 1969). Yakın bir bağ tehdit altında olduğunda ya da sona erdiğinde, bu sistem aktive olur. Özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde ayrılık, yalnızca bir kayıp değil, yoğun bir belirsizlik ve tehdit hissi yaratabilir (Mikulincer & Shaver, 2016). Tıpkı insanın ayağının altındaki yerin kayması ve aynı anda dünyanın başına yıkılması gibi. Durum bu haldeyken de vazgeçememek, çoğu zaman bilinçli bir ısrar değil; yatışmamış bir bağlanma sisteminin sonucu olarak karşımıza çıkabilir. Bir ilişki fiilen sona erse bile, sinir sistemi hâlâ o bağın devam ettiğini varsayabilir. İşte bu yüzdendir ki vazgeçmek yalnızca zihinsel bir karar değil; aynı zamanda fizyolojik bir yatışma ve regülasyon sürecidir.
Belirsizlik ve Umudun Israrı
Ancak bağlanma sisteminin aktive olması tek başına vazgeçememeyi açıklamaz. Süreci uzatan ve çoğu zaman görünmez kılan bir başka dinamik daha varsa o da belirsizliktir. Psikolojide “intermittent reinforcement” olarak adlandırılan ilke, düzensiz ve öngörülemez ödüllerin en kalıcı davranış örüntülerini ürettiğini gösterir (Skinner & Ferster, 1957). Bir davranış her seferinde ödüllendirilmez; bazen karşılık bulur, bazen bulmaz. İşte tam da bu düzensizlik, bırakmayı zorlaştırır. İlişkilerde de benzer bir mekanizma çalışabilir. Net bir bitiş acı verici olsa da sınır sunar. Oysa belirsiz bir son, duygusal sistemi askıda tutmak için yeterli olabilir. Adeta insan ne tamamen düşer ne de yeniden tutunur; bir ihtimalin içinde, havada asılı kalır.
Nörobiyolojik düzeyde ise belirsizlik, ödül beklentisiyle ilişkili dopamin sistemini aktive edebilir. Dopamin sistemi, özellikle ödül beklenti hatası yani “reward prediction error” mekanizmasıyla ilişkilidir (Schultz et al., 1997). Yani ödülün kesin olmadığı durumlarda, sistem daha fazla uyarılabilir; çünkü zihin ihtimali izlemeye devam eder. Bu nedenle kişi bazen geçmişe değil, yeniden mümkün olabileceği fikrine bağlanır.
Belirsizlik üzerine yapılan çalışmalar da, insanın öngörülemezliğe kesin bir olumsuzluktan daha yoğun tepki verdiğini göstermektedir (Grupe & Nitschke, 2013). Hayır acıdır ama nettir. Belki ise zihni ve bedeni her an tetikte tutar.
Kimlik ve Yarım Kalan Hikâyeler
Ve son olarak bir ilişki uzadıkça, yalnızca hayatımıza değil, kimliğimize karışır. Onunla birlikte planlar yapılır, gelecek tasarlanır, kendimizin bir versiyonu inşa edilir. McAdams’ın (2001) ifade ettiği gibi, insanlar hayatlarını, kimliklerini yalnızca özellikleri üzerinden değil de birer hikâye kurguluyormuşçasına kurar. O hikâyenin merkezine yerleşmiş bir ilişki ise sona erdiğinde, geriye yalnızca bir insan kalmaz; yönünü kaybetmiş bir anlatı kalır.
Belki de bu yüzden vazgeçmek bu kadar sarsıcıdır. Çünkü bazen bıraktığımız kişi değil, onunla birlikte olmayı hayal ettiğimiz kendimizizdir. Tamamlanmamışlık duygusu da tam burada ortaya çıkar. Zihin çoğu zaman bitmiş olanı geride bırakabilir; ancak yarım kalan şeyler daha uzun süre zihinde dolaşmaya devam eder. Net bir son acıtır ama aynı zamanda kapatır. Yarım kalmış bir hikâye ise zihni geri çağırır. Sanki bir cümle bitmemiştir ve son kelime hâlâ beklenmektedir (Zeigarnik, 1938).
Buna bir de geçmiş yatırımlar eklenir. Harcanan yıllar, verilen emekler ve dalgalansa da sönmeyen bir mum gibi hep var olan o umut ışığı. İnsan bazen bir şeyin artık yürümemekte olduğunu bilse bile, geride bıraktığı zamanı ve emeği düşünerek bırakmakta zorlanabilir. Çünkü vazgeçmek yalnızca bugünden değil, geçmişte yapılan tüm yatırımlardan da vazgeçmek gibi hissedilir. Bu yüzden insanlar çoğu zaman, yalnızca ileriye bakarak değil, geride bıraktıklarının ağırlığıyla da karar verir. Bu aslında anlamdan vazgeçememektir.
Belirsizlik uzadığında ise tablo daha da yoğunlaşır. Tennov’un “limerence” olarak adlandırdığı durum tam da böyle bağlarda ortaya çıkar: karşılığın net olmadığı, ihtimalin tamamen kapanmadığı ilişkilerde zihin kolay kolay sakinleşmez. Kişi yalnızca sevmez; düşünür, yorumlar, küçük işaretleri anlamlandırmaya çalışır ve ihtimali canlı tutar. Dışarıdan bakıldığında bu yoğunluk bazen takıntıya benzeyebilir. Ancak çoğu zaman mesele yalnızca birine bağlanmak değildir; karşılığın hâlâ mümkün olduğu duygusudur. Karşılık kesinleşmediği sürece bağ da tam olarak çözülmez, çünkü bazen insanı tutan şey kişi değil, ihtimalin kendisidir (Tennov, 1999).
Belki de bu yüzden, vazgeçemediğimiz şey her zaman kişi değildir. Bazen birkaç eşya, bazen vedalaşmaktan kaçındığımız kendimiz ve bazen de hiç yaşanmamış bir gelecektir.
Referanslar
-
Bowlby, J. (1969). Attachment and loss (Vol. 1). Basic Books.
-
Mikulincer, Mario, and Phillip R Shaver. Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. 2nd ed., New York ; London, Guilford Press, 2016.
-
Ferster, C. B., and B. F. Skinner. Schedules of Reinforcement. East Norwalk, Appleton-Century-Crofts, 1957.
-
Schultz, W., et al. “A Neural Substrate of Prediction and Reward.” Science, vol. 275, no. 5306, 14 Mar. 1997, pp. 1593–1599.
-
Grupe, Dan W., and Jack B. Nitschke. “Uncertainty and Anticipation in Anxiety: An Integrated Neurobiological and Psychological Perspective.” Nature Reviews Neuroscience, vol. 14, no. 7, July 2013, pp. 488–501.
-
McAdams, Dan P. “The Psychology of Life Stories.” Review of General Psychology, vol. 5, no. 2, June 2001, pp. 100–122.
-
Zeigarnik, Bluma. “On Finished and Unfinished Tasks.” A Source Book of Gestalt Psychology., 1938, pp. 300–314.
-
Tennov, Dorothy. Love and Limerence : The Experience of Being in Love. Lanham, Md, Scarborough House, 1999.


