Bazen hiçbir şey yapacak hâlimiz yokmuş gibi hissederiz. Uykumuzu alsak da dinlenememiş, çeşitli aktiviteler yapmak istesek de mecalimiz kalmamış, motive olmaya çalışsak da bir halsizliğe bürünmüş oluruz. Eskiden kolay gelen şeyler ağırlaşmış, hedefler veya yürüdüğümüz yollar ise anlamsızlaşmış gibi gelir. Sanki düşmüşüzdür ve bütün bunlar şu cümleyi fısıldar içten içe bizlere: “Çok tükenmiş hissediyorum…” İşte tam da o anda durup şu soruyu sormamız gerekir: Tükenmişlik bir düşüş müdür, yoksa bir dinlenme ihtiyacı mı?
Tükenmişlik ne Zaman Ortaya Çıkar?
Tükenmişlik genellikle kapasitenin bittiği noktada değil, sınırların sürekli aşıldığı yerde ortaya çıkar (Maslach & Leiter, 2016). Kişi yapabildiği için devam eder, dayandığı için sürdürür ve bir süre sonra bu “baş edebilme hali” otomatikleşir. Ancak zihin ve beden, bu sürekliliği sonsuza kadar taşıyamaz. Psikolojide tükenmişlik; duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel yeterlilik algısında azalma ile tanımlanır (Maslach, 1982). Bu, bireyin artık “yapamaması” değil; yaptığı şeyle bağının kopması veya bulunduğu konumdan yorulması olarak ortaya çıkabilir.
Beyin Neden “Dinlen” Der?
Kronik stres altında kalan beyin, sürekli alarmda kalır. Bu durum zamanla dikkat, motivasyon ve karar verme süreçlerini zayıflatır (McEwen, 2007). Özellikle prefrontal korteksin işlevselliği azaldığında, kişi kendini “eskisi gibi düşünemiyor” gibi hisseder (Liston et al., 2009). Yani tükenmişlik aynı zamanda nörobiyolojik bir yavaşlamadır. Beyin, sürdürülemez bir tempoya karşı fren yapar. Bu fren, çoğu zaman rahatsız edici bir düşüş gibi gelse de, zihin ve ruh sağlığımızı korumaya yönelik sinyalleri görmemizi sağlayan bir dinlenme ihtiyacıdır.
Düşmek Neden Her Zaman Kötü Değildir?
Toplumda düşmek genellikle gerilemekle eş tutulur. Oysa psikolojik iyi oluş hep ilerleyen bir süreç değildir, inişleri ve çıkışları vardır. İnsan bazen durarak, bazen tökezleyerek, bazen de dinlenerek ilerler. Bazı düşüşler, bireyin yanlış bir hızda ya da yanlış bir yönde ilerlediğinin göstergesidir. Bazıları da içinde bulunduğumuz durumların farkındalığı için uğrar kapımıza. Araştırmalar, zorlayıcı yaşam dönemlerinin ardından bazı bireylerin post-travmatik büyüme yaşadığını gösterir. Bu süreçte kişi, yaşamın anlamına, kendi gücüne ve önceliklerine dair daha derin bir farkındalık geliştirir (Tedeschi & Calhoun, 2004). Bu açıdan bakıldığında tükenmişlik, bir çöküş veya bir düşüş değil; yeniden hizalanma ihtiyacı olarak çıkar karşımıza.
“Yapamıyorum” Hissi Gerçek mi?
Tükenmiş bireyler sıklıkla “artık hiçbir şey yapamam” düşüncesine kapılır. Ancak bu his, çoğu zaman kalıcı bir yetersizliğin değil; geçici bir zihinsel yorgunluğun ürünüdür. Stres altında beyin, geleceği olduğundan daha karanlık görme eğilimindedir (Hobfoll, 2001). Bu nedenle tükenmiş hissetmek, bir şeyi gerçekten yapamayacağımız anlamına gelmez. Çoğu zaman “Değişmesi gereken bir şeyler var.” sinyaliyle farkındalık kazandırır bizlere.
Çıkış Yolu Nereden Başlar?
Tükenmişlikten çıkış, daha güçlü olmaya çalışmakla değil; daha dürüst olmakla başlar. Çıkış için “ne kadar yorulduğumuzu kabul edebilme, sınırlarımızı görebilme, ihtiyaç durumunda dinlenebilme, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkimizin tonunu fark edebilme” kapılarından geçmemiz gerekebilir… Araştırmalar, kendine şefkat (self-compassion) geliştiren bireylerin tükenmişlikten daha sağlıklı çıktığını göstermektedir. Kendine şefkat, bireyin yaşadığı zorlanmayı kişisel bir kusur olarak değil; insani bir deneyim olarak ele almasını sağlar (Neff, 2003). Bunun yanında, tükenmişliğin yalnızca aşırı çalışmaktan değil; kaynakların tükenmesinden ortaya çıktığını savunan Korunmuş Kaynaklar Kuramı (Conservation of Resources Theory), bireyin psikolojik iyilik hali; enerji, zaman, anlam ve duygusal destek gibi kaynaklarını koruyabilmesine bağlı olduğunu öne sürer (Hobfoll, 1989). Bu süreci destekleyen başlıca adımlar arasında:
-
Sınır koyabilmek,
-
Dinlenmeyi bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olarak görebilmek,
-
Yapılan eylemlerle kişisel anlam arasındaki bağın yeniden kurulması,
yer almaktadır.
Tükenmişlik Bize ne Öğretir?
Tükenmişlik çoğu zaman şunu söyler: “Bu hız, bu yük ya da bu yönde artık sana uygun olmayan bir şeyler var.” Tükenmişlik bizi yere sermek için değil; mental iyi oluş halimizi sürdürebilmemizin bir ihtiyaç olduğunu hatırlatmak için gelir. Unutmayalım, tükenmişlik, kalıcı bir son veya kalcı bir düşüş değildir. Bir uyarıdır. Bir eşiktir. Bir içsel çağrıdır. Tükenmişlikten doğan durma, düşme veya dinlenme hali, vazgeçişten ziyade yeniden güç toplama kapasitemizin bir yoludur. Her insan düşer; ama her düşüş, orada kalmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Aksine, bazı düşüşler bizi dinlendirip daha bilinçli ve daha dengeli bir yükseliş haline hazırlar. İşte tükenmişliğin öğretisi tam da burada devreye girer…
Kaynakça
Maslach, C. (1982). Burnout: The cost of caring. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall. Hobfoll, S. E. (1989). Conservation of resources: A new attempt at conceptualizing stress. American Psychologist, 44(3), 513–524. Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18. McEwen, B. S. (2007). Physiology and neurobiology of stress and adaptation: Central role of the brain. Physiological Reviews, 87(3), 873–904. Liston, C., McEwen, B. S., & Casey, B. J. (2009). Psychosocial stress reversibly disrupts prefrontal processing and attentional control. Journal of Neuroscience, 29(26), 8590–8597. Hobfoll, S. E. (2001). Stress, culture, and community: The psychology and philosophy of stress. New York: Plenum Press. Maslach, C., & Leiter, M. P. (2016). Burnout. In G. Fink (Ed.), Stress: Concepts, cognition, emotion, and behavior (pp. 351–357). San Diego, CA: Academic Press.


