İlişkilerde yaşanan şiddetli veya sürekli çatışmalar, ilişki memnuniyeti ve romantik ilişkilerin uzun ömürlülüğü üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Çoğu zaman çiftlerin ilişkisini tehlikeye atan bu durum, bir iletişim sorunu olarak nitelendirilmektedir. Fakat asıl soru şudur: Tartışma esnasında hangi dili, hangi rolü ve hangi beklentiyi taşıyoruz?
Kadın-erkek arasında yaşanan psikolojik çatışmalar, bireyin iç dünyasının yanı sıra toplumsal olarak öğrenilmiş rollerin ve beklentilerin izini taşımaktadır. Psikoloji, bize “ne yaşadığımızı” anlatırken, sosyoloji “neden bu şekilde yaşadığımızı” yansıtır. Dolayısıyla çiftler arasında yaşanan çatışmaları yalnızca psikolojik temele dayandırmak yetersiz kalmaktadır. Çatışmayı anlamak için sosyolojik perspektiften okumaya da ihtiyaç vardır.
İlişkilerde Çatışmayı Sosyolojik Perspektiften Okumak
Kimi zaman ilişki içerisinde duygularımızı ne kadar ifade edersek edelim anlaşılmadığımızı hissederiz. Tepkiler başkadır; biri yakınlaşırken diğeri geri çekilir, biri öfkelenirken diğeri susar… Bu farklılıklar yalnızca bireyin iç dünyasıyla değil, içinde bulunulan toplumsal yapıyla da ilişkilidir. Sosyolojik perspektif, ilişkilerde sürekli tekrar eden çatışmaların bir rastlantı olmadığını, belirli kültürel beklentilerin ve toplumsal öğretilerin sonucu olduğunu gösterir.
Bireyler, doğdukları andan itibaren toplumun çizdiği rol kalıpları göre yetişmekte, cinsiyetlerine göre farklı duygusal roller benimsemektedir. Kadınlardan daha anlayışlı, sakin ve yapıcı olmaları beklenirken; erkeklerden sorunları çözmeleri, duygularını yansıtmamaları ve baskın bir karakter sergilemeleri beklenmektedir. Söz konusu eşitsizliğe dayalı duygusal öğrenme, ilişkilerdeki psikolojik çatışmaların en temel sosyolojik zeminini oluşturmaktadır.
Çiftler arasında çıkan çatışmalar, psikolojik düzeyde “yetersizlik”, “değersizlik”, “anlaşılmama” olarak yaşanırken; meydana gelen bu duyguların temelini, toplumun bireylerden beklediği rol kalıpları oluşturmaktadır.
Bu rol kalıpları kapsamında kadınlar, genel itibariyle ilişkinin duygusal emek yükünü sırtlanmanın yanında birlikteliğin devamlılığı için somut fedakârlıklar yapmaya yönlendirilmektedir. Örneğin; yaşadığı şehri değiştirmek, kariyerine ara vermek, kendi sosyal çevresinden uzaklaşmak gibi kadının hayatını doğrudan etkileyen büyük kararlar, toplum tarafından normal hatta olması gereken bir durum olarak kabul edilmektedir. Hâlbuki bu fedakârlıklar, bir “görev” olarak atfedilip ilişkiye verilen değerin göstergesi olarak normalleştirilirken, kadının hayalleri, hedefleri ve ihtiyaçları göz ardı edilmektedir.
Erkekler ise bu fedakârlık çatısı altında daha az konumlandırılsa da toplumun bir başka rolü ile yüzleşmektedir: “Erkek adam ağlamaz”… Yıllarca dillere pelesenk olmuş bu söz, erkeği ilişki içerisinde duygusuz ve otoriter olarak konumlandırmaktadır. Bu yük altında sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan birey, duygularını yansıtmamayı bir güç göstergesi olarak öğrenmektedir. Fakat bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; aksine ilişkide farklı zamanlarda çeşitli öfke patlamaları veya duygusal geri çekilme olarak kendisini gösterir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında kadın ve erkeğin bu davranış biçimleri bireysel bir tercih değil; toplumun yarattığı normların bir sonucudur. Bu mevcut düzen, çiftler arasında duygusal emek eşitsizliğini derinleştirmekte ve psikolojik çatışmaların artmasına neden olmaktadır.
Modern Toplumda Yakınlık ve Özgürlük Arasındaki Gerilim
Modern toplumda bireyselleşme artması, ilişkilerdeki psikolojik çatışmaları artıran bir diğer faktördür. Fakat bundan ziyade, var olan rol beklentilerini de daha karmaşık bir hale getirmektedir. Çiftler, toplumun beklentilerini karşılamanın yanında bireysel alanlarını korumaları yönünde güçlü bir toplumsal söylem ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu çelişkili durum ise, ilişkilerin dinamiğini zedelemektedir.
Bugün ilişkiler, sadece bir duygusal birliktelik değil; bireyin sınırlarının sürekli olarak tartışıldığı bir alan haline gelmiştir. Toplum, bireylerden hem bağlı hem de bağımsız olmalarını beklemektedir. Düzeltmek kadar bitirmenin, yakın olmak kadar mesafe koymanın normalleştirildiği bu toplumsal yapı, bireylerin çatışma esnasında doğru ve yanlış davranışı bulmakta zorlanmasına neden olmaktadır.
Öte yandan, günümüz modern ilişki anlayışında çatışma, ilişkiyi dönüştüren ve geliştiren bir süreç yerine bireyin özgürlüğünü tehdit eden bir risk faktörü olarak algılanmaktadır. Bu algı doğrultusunda gelişen tahammülsüzlük ve sabırsızlık gibi olumsuz pratikler ilişkilerin kolaylıkla bitmesine yol açmaktadır. Bu çerçevede, bireylere hem bir ilişkide kalmayı hem de ilişkiden tamamen bağımsız bir kimlik oluşturmayı eş zamanlı olarak dayatan modern toplum, ilişkilerde yaşanan psikolojik çatışmaların sosyolojik temellerinden birini oluşturmaktadır.
Sonuç
İlişkilerde yaşanan çatışmalar daha çok psikolojik boyutta ele alınsa da sosyolojik açıdan bakıldığında bu çatışmaların, toplumun inşa ettiği rol kalıpları ve modern yaşamın yarattığı çelişkili beklentilerle yakından ilişkili olduğu görülmektedir.
Çiftlerin ilişki içerisinde üstlendiği roller ve nasıl davranmaları gerektiğine yönelik öğrendiği kalıplar, çatışmaların süreklileşmesine neden olmaktadır. Modern toplumun etkisiyle yakınlık ve özgürlük arasında sıkışan bireyler; hem duygusal bağ kurma ihtiyacı hissetmekte hem de özgürlüklerini tehdit eden faktörlere karşı savunma mekanizması geliştirmektedirler. Bu çelişkili durum, ilişkilerde belirsizliği ve çatışmaları kaçınılmaz hale getirmektedir.
Bu bağlamda çiftler arasında yaşanan çatışmaları yalnızca psikolojik düzlemde ele almak yeterli değildir. Daha sağlıklı ilişkiler için; çatışmaların altında yatan sosyolojik dinamikleri fark etmek; duygular ile onları oluşturan toplumsal yapıları birlikte ele almak önem arz etmektedir.


