Geçtiğimiz akşamüstü, yan masadaki sohbete ister istemez kulak misafiri oldum. Genç bir kadın, kahvesinden bir yudum alıp arkadaşına dert yanıyordu: “Bak tatlım, onunla iletişimimi tamamen kestim çünkü inanılmaz toksik bir enerjisi vardı. Sürekli beni manipüle etmeye çalışıyordu. Ben de artık sınırlarımı çizmeye karar verdim, çünkü bu durum bende ikincil bir travma yaratmaya başlamıştı.” Arkadaşı ise başını anlayışla sallayıp ekledi: “Çok haklısın, senin güvenli alanını ihlal etmesine izin vermemen lazımdı.”
Bu diyalog, on yıl önce gerçekleşse muhtemelen bir psikoloji kliniğinin koridorlarında ya da bir süpervizyon toplantısında geçtiğini düşünürdük. Ancak bugün, bu kelimeler kahve kokularına, vapur seslerine ve akşam yemeği masalarına meze olmuş durumda. Terapi odasının mahrem duvarları arasından süzülen o ağırbaşlı kavramlar, artık sokağın, sosyal medyanın ve gündelik dertleşmelerin yeni alfabesi.
Peki, ne ara hepimiz birer amatör psikoloğa dönüştük?
Sözcüklerin Büyüsü ve Yanılsaması
Bir zamanlar “canımı sıktı” dediğimiz durumlara artık “tetiklendim” diyoruz. Kavgalarımız “iletişim kazası” olmaktan çıktı, “gaslighting” operasyonlarına dönüştü. Sosyal medya akışlarımızı kaydırırken karşımıza çıkan on beş saniyelik videolarda, karmaşık çocukluk travmalarımızın beş maddelik bir liste ile çözüldüğünü ya da sevgilimizin neden “bağlanma sorunu” yaşadığını “şak” diye öğrendiğimizi sanıyoruz.
Terapi dilinin bu denli yaygınlaşması, ilk bakışta bir aydınlanma gibi görünüyor. Kendimizi ve başkalarını anlamlandırmak için elimize güçlü birer fener verilmiş gibi hissediyoruz. Ancak bu feneri tuttuğumuz yer, gerçeğin kendisi mi yoksa sadece üzerine tuttuğumuz o dar ışık hüzmesi mi?
İşte asıl mesele burada başlıyor: Anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa sadece etiketleyip rafa mı kaldırıyoruz?
Tanı Koymanın Konforu
Psikolojik kavramların gündelik hayattaki bu hızlı tüketimi, aslında çok insani bir ihtiyaca hizmet ediyor: Belirsizliği gidermek… İnsan zihni, boşluklardan ve gri alanlardan nefret eder. Bir arkadaşınızın sizi aramamasının binbir türlü sebebi olabilir; dalgındır, üzgündür, yoğun bir dönemden geçiyordur ya da belki sadece o an canı istememiştir. Ancak ona “kaçınan bağlanan” dediğiniz an, o karmaşa birden berraklaşır. Bir kutuya sığdırılan o insan, artık sizin için “çözülmüş” bir problemdir.
Bu durum bize sahte ama çok tatlı bir kontrol hissi verir. Acı veren, karmaşık ve bazen sadece “olağan” olan insan davranışlarını klinik terimlerle paketlediğimizde, o davranışın canımızı yakma gücünü azalttığımızı sanırız. Oysa birine “toksik” dediğimizde, o kişinin hikayesini, yaralarını ve bizim o ilişkideki payımızı merak etmeyi bırakırız. Etiket, merakın katilidir.
Kavram Kayması: Literatür ve Sokak Arasındaki Uçurum
Klinik psikolojide “travma” dediğimiz şey, kişinin baş etme mekanizmalarını darmadağın eden, sinir sisteminde derin izler bırakan sarsıcı olayları ifade eder. Bugün ise küçük bir tartışma yaşadığımız biri için “Beni travmatize etti,” diyebiliyoruz ya da her titiz insanı OKB pençesinde sanıyor, dikkatini toplamakta güçlük çeken herkese hemen DEHB etiketini yapıştırıveriyoruz.
Kelimelerin içini boşalttığımızda, o kelimelerin gerçekten temsil ettiği gerçek acıları da görünmez kılıyoruz. Gerçek bir narsist ile yaşayan birinin çektiği ızdırap ile sadece biraz kaba davranan bir partnerin yarattığı huzursuzluk aynı kefeye konulduğunda, dil artık bir köprü değil, bir barikat haline geliyor.
Şunu dürüstçe kendimize soralım mı? Acaba karşımızdaki insanı gerçekten dinlemek yerine zihnimizdeki o “psikolojik tahlil” klasörlerinden hangisine uygun olduğunu mu arıyoruz?
Sosyal Medya Mühendisliği: On Maddede Siz
Bu dilin bu kadar hızlı sirayet etmesindeki en büyük pay şüphesiz sosyal medyanın. Algoritmalar, derinlikli analizleri değil, keskin ve hızlı yargıları sever. “İlişkinizin bitmesi gerektiğini gösteren 3 kırmızı bayrak” gibi içerikler, karmaşık insan ilişkilerini bir trafik kuralı basitliğine indirger.
Bu içerikleri tükettikçe, kendimizi birer dedektif gibi hissetmeye başlıyoruz. Sevgilimizin bir cümlesinden çocukluk yaralarını teşhis ediyor, annemizin bir tavrından “manipülasyon” şemaları çıkarıyoruz. Oysa insan, bir algoritma çıktısı değildir. Hiçbirimiz, Instagram’da gördüğümüz o estetik fontlarla yazılmış aforizmalardan ibaret değiliz.
“Ben de mi Yapıyorum?”
Belki şu an bu satırları okurken, dün akşam arkadaşınıza “O çocuk tam bir pasif-agresif,” dediğiniz anı hatırlıyorsunuz. Ya da kendinizi bir tartışmanın ortasında “Sınırlarımı ihlal ediyorsun!” diye bağırırken bulduğunuzu. Bu kötü bir şey mi? Elbette hayır. Kendimizi ifade etmek için bir dile ihtiyacımız var ve psikoloji bize bu konuda muazzam bir imkân sunuyor.
Ancak bu dil, sorumluluktan kaçmak için bir kalkan olarak kullanıldığında tehlikeli bir hal alıyor. “Benim bağlanma stilim böyle,” demek, “Ben bu ilişki için çaba harcamayacağım,” demenin kibar bir yolu haline gelebiliyor. Ya da “Tetiklendiğim için öyle davrandım,” ifadesi, yaptığımız bir haksızlığın özrü yerine geçebiliyor. Kendi davranışlarımızın sorumluluğunu almak yerine, onları teşhislerin arkasına gizliyoruz.
Sonuç Yerine: Dili Yeniden İnsanileştirmek
Terapi dili, eğer kendimize ve ötekine dair şefkatimizi artırıyorsa şifalıdır. Birinin davranışının altındaki yarayı görüp ona daha anlayışlı yaklaşmamızı sağlıyorsa, bu dil bir lütuftur. Ancak bu dili bir silah gibi kullanıp insanları kategorilere ayırıyor, mesafeler koyuyor ve yargı dağıtıyorsak, o zaman bu sadece yeni nesil bir kibirden ibarettir.
Belki de bazen o büyük kelimeleri bir kenara bırakıp eski usul konuşmaya dönmeliyiz. “Beni manipüle ediyorsun” demek yerine “Bu konuşmada kendimi sıkışmış ve anlaşılmamış hissediyorum” diyebilmek… “Sınır koyuyorum” yerine “Şu an biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var” demek…
Kelimeler dünyayı algılama biçimimizi şekillendirir, doğru. Ama unutmamalıyız ki hiçbir kelime, bir insanın gözlerindeki ifadeden, sesindeki titremeden ya da sessizliğindeki o derin anlamdan daha fazlasını anlatamaz. Hayat, teşhis konulacak bir hastalık değil, yaşanacak ve her an yeniden keşfedilecek bir deneyimdir. Peki siz, bir sonraki sohbetinizde o meşhur “terapi sözlüğünü” masada bırakıp sadece kendiniz olarak konuşmaya ne dersiniz?


