Bazen kendimizi, aslında anlatmayı planlamadığımız kadar kişisel bir şeyi anlatırken bulabiliriz. Henüz yeni tanıştığımız birine beklenmedik bir açıklıkla iç dünyamızdan söz edebilir, bir sohbetin sonunda “Bunu neden anlattım?” diye düşünebiliriz. Ya da tam tersi, birinin bize kısa sürede çok yoğun ve kişisel şeyler anlattığı bir an yaşamış olabiliriz. Bu deneyimler çoğu zaman “oversharing” olarak adlandırılır—yani, bulunduğumuz sosyal bağlamın gerektirdiğinden daha fazla kişisel bilgi paylaşmak.
Bu durum ilk bakışta bir kontrol kaybı ya da sosyal bir hata gibi görünebilir. Ancak psikolojik açıdan baktığımızda, oversharing çoğu zaman rastlantısal değildir. Aksine, bu davranış duygularımızı düzenleme, anlaşılma ihtiyacımızı karşılama ve içsel deneyimlerimizi anlamlandırma çabamızın bir parçası olabilir. Bazen anlatmak, yalnızca anlatmak değildir; anlatmak, hissettiklerimizi taşıyabilmenin bir yolu olabilir.
Gelişme
İnsanlar olarak, içsel deneyimlerimizi başkalarıyla paylaşmaya doğal bir eğilimimiz olabilmektedir. Psikolojide bu süreç self-disclosure olarak adlandırılır ve kişilerarası yakınlığın oluşmasında temel bir rol oynar (Derlega et al., 1993). Bir şeyi paylaştığımızda yalnızca bilgi vermeyebiliriz; aynı zamanda anlaşılmayı, görülmeyi ve duygusal olarak karşılık bulmayı umut edebiliriz. Bu nedenle kendimizi açmak, yalnızca sosyal bir davranış değil, aynı zamanda psikolojik bir ihtiyaç olarak da düşünülebilir.
Özellikle yoğun duygular yaşadığımız dönemlerde, paylaşma ihtiyacımızın arttığını fark edebiliriz. Zorlayıcı bir deneyim yaşadıktan sonra birine anlatma isteği, çoğu insanın tanıdık olabileceği bir deneyimdir. Araştırmalar, duygusal olarak yoğun deneyimlerin başkalarıyla paylaşılmasının, bu deneyimlerin yarattığı içsel gerilimi düzenlemeye yardımcı olabileceğini göstermektedir (Rimé, 2009). Başka bir deyişle, anlatmak, sinir sistemimizin taşıdığı yükü azaltmanın bir yolu olabilmektedir. Bu açıdan baktığımızda, oversharing bazen bir “fazlalık” değil, bir düzenleme girişimi olabilir.
Benzer şekilde, kendimizi güvende hissetme ihtiyacımız da ne kadar ve ne kadar hızlı paylaşım yaptığımızı etkileyebilmektedir. Özellikle ilişkilerde belirsizlik veya reddedilme ihtimali hissettiğimizde, kendimizi daha fazla açma eğiliminde olabiliriz. Bağlanma kuramı, özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerin, kişilerarası güvenliği sağlamak için daha yoğun kişisel paylaşım yapabildiklerini göstermektedir (Mikulincer & Shaver, 2007). Bu durum, çoğu zaman bilinçli bir karar olmaktan ziyade, ilişkisel güvenliği kurmaya yönelik otomatik bir tepki olabilmektedir. Bazen paylaşım, yakınlığı oluşturmanın bir yolu gibi hissedilebilir.
Ayrıca anlatmak, yaşadıklarımızı anlamlandırmamıza da yardımcı olabilir. Bir deneyimi kelimelere döktüğümüzde, aslında onu zihinsel olarak organize ederiz. Duygusal deneyimlerin ifade edilmesi, bu deneyimlerin zihinsel olarak işlenmesine ve düzenlenmesine katkıda bulunabilmektedir (Pennebaker, 1995). Bu nedenle kendimizi anlatırken, yalnızca başkasına bir şey söylemeyiz; aynı zamanda kendimiz için de o deneyimi anlamlandırırız. Bu açıdan bakıldığında, oversharing bazen bir kontrol kaybı değil, zihnin ve sinir sisteminin denge kurma çabasının bir parçası olabilmektedir.
Burada önemli olan nokta, paylaşımın yalnızca bizim içsel ihtiyacımızla değil, aynı zamanda sosyal bağlamla da ilişkili olmasıdır. Her paylaşım, her bağlamda aynı şekilde karşılanmayabilir. Bazen anlatmak bize iyi hissettirse bile, karşı taraf hazır olmayabilir ya da ilişki henüz bu düzeyde bir açıklık için yeterince güvenli olmayabilir. Bu durumda paylaşım, amaçladığımız yakınlığı yaratmak yerine, mesafe yaratabilir. Bu nedenle oversharing, yalnızca ne hissettiğimizle değil, aynı zamanda nerede, ne zaman ve kiminle olduğumuzla da ilişkili olabilmektedir.
Sonuç
Oversharing, çoğu zaman düşündüğümüz gibi yalnızca bir sosyal hata değildir. Aksine, bu davranış duygusal düzenleme, anlaşılma ihtiyacı ve içsel deneyimleri anlamlandırma gibi temel psikolojik süreçlerle yakından ilişkilidir. Kendimizi fazla açtığımızı hissettiğimiz anlar, çoğu zaman içsel bir yoğunluk yaşadığımız ve bu yoğunluğu düzenlemeye çalıştığımız anlar olabilir.
Bu nedenle oversharing’i yalnızca “fazla konuşmak” olarak görmek yerine, bir sinyal olarak görmek daha anlamlı olabilir. Bu sinyal, o anda içsel olarak neye ihtiyaç duyduğumuzu anlamamıza öncülük edebilir.
Öneriler
-
Kendimizi fazla paylaşım yaparken bulduğumuz anlarda, kendimize kısa bir duraklama alanı tanımak faydalı olabilir. “Şu anda paylaşma ihtiyacı nereden geliyor?” sorusu, içsel deneyimimizi anlamamıza yardım edebilir.
-
Aynı zamanda duygularımızı düzenlemenin tek yolu paylaşmak değildir. Yazmak, düşünmek, duyguları isimlendirmek veya yalnızca fark etmek bile sinir sistemimizi düzenlemeye yardımcı olabilmektedir. Bu tür alternatif yollar, paylaşımın daha bilinçli ve dengeli bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunabilir.
-
Sonuç olarak, oversharing çoğu zaman bir zayıflık değil, insan olmanın bir parçasıdır. Hepimiz zaman zaman anlaşılmak isteriz. Ve bazen anlatmak, yalnızca anlatmak değil, taşımakta zorlandığımız bir şeyi biraz daha taşınabilir hale getirmek yerine de geçebilmektedir.
Kaynakça
Derlega, V. J., Metts, S., Petronio, S., & Margulis, S. T. (1993). Self-disclosure. Sage Publications. Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change. Guilford Press. Pennebaker, J. W. (1995). Emotion, disclosure, and health. American Psychologist, 50(5), 366–375. Rimé, B. (2009). Emotion elicits the social sharing of emotion: Theory and empirical review. Emotion Review, 1(1), 60–85. https://doi.org/10.1177/1754073908097189


