Günümüz insanının hem kendisiyle hem de diğerleriyle kurduğu ilişkilerde sık sık karşımıza çıkan bir örüntü var: bilinçli ya da bilinçdışı drama arayışı. Hepimiz zaman zaman huzura ihtiyaç duyduğumuzu dile getiririz; ancak bu huzur gerçek anlamda sağlandığında içimizde hafif bir kıpırtı belirir—sanki eksik olan bir şey, tamamlanmamış bir hikâye varmış gibi.
Bu duygu, yalnızca romantik ilişkilerde değil; arkadaşlık ilişkilerinde, sosyal medya etkileşimlerinde ve günlük iletişimde dahi tekrarlayan bir örüntü hâline gelir.
Bu sorunun cevabını ararken, yakın bir arkadaşımın yaşadığı bir olay zihnimde yeniden canlandı. Aylar önce eski sevgilisi, son derece sert ve toksik bir dille ilişkiyi bitirmişti. Arkadaşım bu süreci atlatmış, defalarca “Artık ona dair hiçbir beklentim yok,” demişti. Ancak bir akşam, bütün günü evde yalnız ve durağan bir ruh hâlinde geçirdikten sonra bana dönüp şöyle dedi:
“Off canım sıkılıyor… Ona toksik bir şey mi yazsam? Vereceği cevaplar canımı sıkar ama olsun yaaa.”
Bu cümle, dışarıdan bakıldığında çelişkili görünse de aslında psikoloji literatüründe çok iyi karşılığı olan bir davranış biçimini açıklıyordu.
1. Can Sıkıntısının Yarattığı Duygusal Uyarılma İhtiyacı
Psikolojide “boredom-induced affective activation” olarak adlandırılan kavrama göre, insanlar düşük uyarılma düzeyinde olduklarında — yani “sıkıldıklarında” — daha yoğun bir duygu arayışına girerler (Bench & Lench, 2013).
Arkadaşımın toksik mesaj atma isteği bir özlem, bir geri dönme arzusu ya da romantik bir motivasyon değildi.
Bu davranış sadece: Durağan duygulanım hâlinden çıkmak için yoğun bir duygu üretme ihtiyacının bir sonucuydu. Drama burada hedef değil, araçtı.
2. Tanıdık Acıların Konforu: Bağlanma Döngülerine Dönüş
John Bowlby’nin bağlanma kuramı, insanların acı verici bile olsa tanıdık ilişki örüntülerine geri dönebileceğini söyler. Çünkü tanıdık olan, kontrol edilebilir ve öngörülebilir gelir (Bowlby, 1988).
Arkadaşımın “vereceği cevaplar canımı sıkar ama olsun” sözü tam da bu mekanizmanın içsel mantığını gösteriyordu: Acının kendisi değil, öngörülebilirliği çekiciydi. Zihin, tanıdığı senaryoyu yönetmeyi, belirsiz huzura tercih ediyordu.
3. Drama Bir Duygu Düzenleme Stratejisi Olarak Kullanılıyor
Gross’un duygu düzenleme kuramı, insanların bazen olumsuz duyguları bile bilinçli olarak tetikleyebileceğini gösterir (Gross, 2015).
Bunun nedeni paradoksaldır: Bazı insanlar için hiç hissetmemektense kötü hissetmek daha katlanılabilir gelir.
Arkadaşımın davranışında da bu dinamik hakimdi. Gün boyu süren duygusal boşluk, bir tür “hissizlik” yaratmıştı. O ise mesaj atarak duygusal bir kıvılcım yaratmak istiyordu. Bu kıvılcım acıya dönüşse bile, en azından “bir şey hissettirecekti.”
4. Genç Yetişkinlikte Duygusal Yoğunluk Arayışı
Nöropsikolojik araştırmalar, genç yetişkinlik döneminde beynin duygusal yoğunluğa daha açık, risk değerlendirmesine ise daha kapalı olduğunu gösteriyor (Steinberg, 2014).
Bu nedenle bireyler:
-
kısa vadeli duygusal uyarılmayı,
-
uzun vadeli olumsuz sonuçlara tercih etme eğilimindedir.
Arkadaşımın davranışı da bu nöropsikolojik çerçeveye uyuyordu: Mantık devredeydi, ama duygusal ihtiyaç mantığı kolayca bastırdı.
Sonuç: Drama Arayışı Zayıflık Değil, Psikolojik Bir Mekanizma
Tüm bu örüntüler bize şunu gösteriyor: İnsanlar çoğu zaman drama istemez; sadece dramanın yarattığı duygusal yoğunluğu ister.
Drama, ilişkileri sabote eden bir davranış olarak görülse de, çoğu zaman kişinin duygusal düzenleme biçimlerinden biridir. Huzur bulduğumuzda içimizde beliren o “eksiklik hissi”, aslında beynin daha güçlü bir duygusal uyarıma duyduğu biyolojik ve psikolojik özlemdir.
Ve bazen insanlar kaosu değil— kaosun hissettirdiklerini arar.
KAYNAKÇA
-
Bench, S. W., & Lench, H. C. (2013). On the Function of Boredom.
-
Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development.
-
Gross, J. J. (2015). Emotion Regulation: Current Status and Future Prospects.
-
Steinberg, L. (2014). Age of Opportunity: Lessons from the New Science of Adolescence.


