Pazartesi, Haziran 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Aktif Savaş Psikolojisi: Sürekli Tehdit Altında Yaşamak ve Öznenin Çözülüşü

Savaş çoğu zaman zamansal olarak yanlış konumlandırılır. Toplumsal söylemde savaş, “olup bitmiş” bir felaket; travma ise onun ardından gelen bir ruhsal tablo olarak düşünülür. Oysa aktif bir savaş sürerken psikolojiden söz etmek, tam da bu yanlış varsayımı sorgulamayı gerektirir. Çünkü psikanalitik açıdan travma, olayın ardından gelen bir iz değil; olay sürerken çalışan bir yapıdır.

Aktif savaş koşullarında yaşayan birey için mesele tekil bir şiddet anı değildir. Mesele, tehdidin süreklilik kazanmasıdır. Ne zaman, nerede ve hangi biçimde ortaya çıkacağı bilinmeyen bir tehlike, psişenin temel düzenleyici ilkelerini askıya alır. Zaman çizgisel olmaktan çıkar, gelecek belirsizleşir, geçmiş ise geri çağrılabilir bir güven alanı olmaktan uzaklaşır.

Süreklilik Kazanan Tehdit ve Psişik Ekonomi

İnsan psişesi öngörülebilirlik üzerinden çalışır. Tehlike dahi olsa, eğer sınırları belliyse, özne buna karşı savunma geliştirebilir. Ancak aktif savaşta tehlike süreklidir ve sınır tanımaz. Bu durum klasik stres tepkilerinin ötesinde bir tablo yaratır.

Klinik gözlemlerde sıkça görülen “donma” hali burada merkezi bir yer tutar. Donma, pasiflik ya da teslimiyet değildir; aksine psişenin aşırı uyarana karşı geliştirdiği son savunma biçimidir. Duygular askıya alınır, beden işlevselleşir, özne hayatta kalmaya indirgenir. Günlük yaşam devam ediyormuş gibi görünür; fakat bu yaşam, anlamdan arındırılmıştır.

Bu nedenle aktif savaş yaşayan bireylerde şu paradoks sık görülür:

  • Bir yanda yoğun kaygı ve tetikte olma hali,

  • Diğer yanda belirgin bir hissizlik ve kopukluk.

Bu durum bir tutarsızlık değil; bitmeyen tehdide verilen tutarlı bir psişik yanıttır.

Travma Neden Henüz “Sonrası” Değildir?

Sigmund Freud travmayı, yaşanan olayın kendisinden çok, olayın psişede temsil edilememesiyle ilişkilendirir. Aktif savaş koşullarında bu temsil zaten mümkün değildir; çünkü olay bitmemiştir. Tehdit hâlâ sürmekte, ölüm ihtimali hâlâ gündemdedir.

Bu nedenle burada klasik anlamda bir “travma sonrası stres bozukluğu”ndan söz etmek teorik olarak sorunludur. Ortada henüz “sonrası” yoktur. Travma askıdadır; tamamlanmamış, kapatılamamış, simgeselleştirilememiştir. Belirtilerin dalgalı ve öngörülemez olması da buradan kaynaklanır. Bir gün işlevsellik yüksekken, ertesi gün en basit uyaran bile çöküş yaratabilir. Bu durum patolojik bir zayıflık değil; sürekli tehdit altında çalışan bir psişik aygıtın doğal sonucudur.

Lacan: Gerçek’in Sürekli İstilası

Jacques Lacan açısından savaş, Gerçek’in en çıplak biçimde sahneye çıktığı durumlardan biridir. Gerçek, simgesel düzene sığmayan, dile gelmeyen, anlam üretmeyen ama kendini dayatan bir alandır. Aktif savaş ortamında Gerçek, tek bir travmatik olayla değil; gündelik hayatın her anına sızan imgelerle çalışır:

  • Patlama sesleri,

  • Yıkılmış yapılar,

  • Kayıp listeleri,

  • Sürekli yinelenen ölüm haberleri.

Bu noktada dil yetersizleşir. İnsanlar ne hissettiklerini anlatamaz, hatta çoğu zaman “bir şey hissetmediklerini” söyler. Bu bir inkâr değildir. Bu, Gerçek karşısında dilin çöküşüdür. Sessizlik burada bir kaçış değil; yapısal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.

Çocuklar ve Savaş: Geleceğin Askıya Alınması

Aktif savaşın en yıkıcı etkilerinden biri çocuklar üzerinde görülür. Ancak bu etki, yalnızca maruz kalınan şiddetle açıklanamaz. Asıl mesele, çocuğun gelecek tasavvurunun elinden alınmasıdır. Oyun, merak ve hayal kurma, geleceğe dair bir varsayım gerektirir. Sürekli tehdit altında yaşayan çocuk için gelecek, düşünülmesi mümkün olmayan bir zamandır.

Bu durum gelişimsel bir “geri kalma”dan ziyade, zamansal bir donma yaratır. Çocuk büyür, fakat ruhsal olarak ilerleyemez. Bu da ilerleyen yıllarda açıklanması zor kimlik dağınıklıklarına ve ilişki problemlerine zemin hazırlar.

Toplumsal Düzeyde Görülen Savunmalar

Aktif savaş yaşayan toplumlarda bireysel savunmalar, hızla kolektif yapılara dönüşür. En sık gözlenen iki uç eğilim şunlardır:

  1. Duyarsızlaşma: Ölüm ve yıkımın sıradanlaşması, haberlerin gündelik birer veri haline gelmesi.

  2. Aşırı yüceltme: Her kaybın kutsallaştırılması, her ölümün mutlak bir anlamla donatılması.

Her iki uç da aynı işleve sahiptir: Gerçekle doğrudan karşılaşmayı ertelemek. Çünkü Gerçekle çıplak bir temas, bireyi olduğu kadar toplumu da çökertebilir.

Klinik Müdahalenin Sınırları

Aktif savaş koşullarında psikolojik destek “iyileştirme” vaadiyle sunulmamalıdır. Burada amaç, belirtileri hızla ortadan kaldırmak ya da normalliği yeniden tesis etmek değildir. Asıl hedef:

  • Öznenin tamamen dağılmasını önlemek,

  • Asgari düzeyde simgesel tutamaklar yaratmak,

  • Hayatta kalma ile insan kalma arasındaki bağı koparmamaktır.

Savaş sürerken “iyi olma” beklentisi, terapötik değil; şiddet içeren bir taleptir.

Sonuç Yerine

Aktif savaş psikolojisi bize rahatsız edici bir hakikat sunar: İnsan ruhu, anlam üretemediği yerde susar; susamadığı yerde tekrar eder. Bugün tanık olduğumuz belirtiler, bireysel kırılganlıkların değil; bitmeyen bir tehdidin ruhsal bedellerinin ifadesidir.

Bu nedenle soruyu yeniden formüle etmek gerekir: “Savaş insanları nasıl etkiler?” değil, “İnsan, bitmeyen bir savaşta özne olarak nasıl var kalır?”

İsmail Mertcan Çelik
İsmail Mertcan Çelik
İsmail Mertcan Çelik, klinik psikoloji alanında uzmanlaşmış, psikanalitik kuramı merkeze alan bir klinik psikolog ve yazardır. Lisans eğitimini Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde, yüksek lisansını Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Klinik Psikoloji Programı’nda tamamlamıştır. Freud, Lacan ve çağdaş psikanalitik düşünürler üzerine yaptığı yoğun okumalarla kuramsal birikimini derinleştiren Çelik, danışanlarının bilinçdışı süreçlerini anlama ve aktarım ilişkilerini çözümleme konusunda klinik deneyim kazanmıştır. Yazınsal üretimlerinde ise psikanalitik düşünceyi, hem akademik hem de geniş okuyucu kitlesine ulaştırmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar