Market raflarında doğru ve sağlıklı ürünü bulmaktan hayalimizdeki iş arayışına kadar her şeyin mükemmel olmasını beklerken bir yandan kişisel gelişim endüstrisinin her şeyin bizim elimizde olduğunu bize öğrettiği zamanlarda gerçekten özgür hissediyor musunuz? Yoksa seçenekler arasında kendi seçme özgürlüğümüzü kullanırken en iyisini seçememe kaygısı altında, genellikle kendinizi ötekilerin hayatına gıpta ederken mi buluyorsunuz? İkinci soruya cevabınız ‘evet’ ise özgürlük gibi hissettiren modern bir despotizm yani bir seçim tuzağının içinde olduğumuzu size hatırlatmak isterim.
Rasyonel Seçim Teorisi Nedir?
Rasyonel seçim teorisi, insanların mevcut seçenekler arasında maliyet–fayda hesapları yaparak çıkarlarını maksimize edecek kararlar aldıkları varsayımına dayanır. Bu yaklaşıma göre bireyler, olası sonuçları değerlendirir ve kendileri için en avantajlı görünen seçeneği tercih eder. Teorinin kökenleri ekonomi ve siyaset teorisine uzansa da psikoloji ve sosyolojide bireylerin neden belirli davranışlarda bulunduğunu ve bu davranışların nasıl öngörülebileceğini açıklamak için kullanılır. Sosyolojik ve psikolojik kullanımlarda rasyonel seçim teorisi, bu hesaplamaların sosyal etkileşimler içinde nasıl şekillendiğini de ele alır (Howson, 2021). Son 20-30 yılda popülerleşen seçim ideolojisi, insanların hayatlarını nasıl en iyi düzeyde yaşayabileceğini buyuran seçeneklerle bir despotizm kurmakta ve insanın hayatını bir ‘proje’ gibi tanımlayarak bireyin kendisi için en iyisini yapması gerektiğini öğütler ve yapacağını varsayar.
Bireyselleşme Tuzağı
Salecl’e göre birey, ideal hayatı seçemediği her an kendisini suçlu hissetmeye başlar. Bu noktada sorumluluk bireyselleşir, yani; eğer en doğru seçimi yapmadıysan bu senin hatan haline gelir, o seçimin ne kadar politik olduğu önemsizdir. Bireyler kendi yetersizliklerine ve ‘yanlış’ seçimlerine odaklandıkça, sistemi sorgulamak yerine kendilerini suçlamaya başlarlar. Örneğin; Bir kişi başarısız olduğunda, parasız kaldığında veya mutsuz olduğunda, bunu toplumsal adaletsizliklerin bir sonucu olarak değil, kendi ‘kötü seçimlerinin’ bir bedeli olarak görür. Birey, hayatını bir proje gibi yönetirken sürekli kendini izler ve denetler. Bu sürekli gelişim tuzağı, bireyin mevcut haliyle asla yetinememesine ve kronik bir yetersizlik hissine neden olur. Toplumsal adaletsizliğin yarattığı öfkeyi, bireyin kendine yönelttiği utanç ve suçluluk duygusuna dönüştürür. Toplumsal düzenin ya da politik ortamın sonuçlarından izole bir seçimmiş gibi yansıtılır. Bireyler kendilerini iyileştirmek, kilolarını kontrol etmek veya daha iyi bir kariyer seçmek gibi kişisel gelişim odaklı hedeflere o kadar odaklanırlar ki toplumsal bir değişim için gereken perspektifi kaçırırlar. Bu bağlamda seçim, statükoyu koruyan ve sınıfsal mücadelelerin üstünü örten ideolojik bir perde işlevi görür.
Seçenek Bolluğu
Modern toplumda seçeneklerin artması, paradoksal bir biçimde tatmin duygusunu değil, kaygıyı artırmaktadır. Seçeneklerin bolluğu özgürlük getirmek yerine; yanlış seçim yapma korkusu, pişmanlık, başarısızlık ve suçluluğu ortaya çıkarır. Oysa kararları bireyin kendisinin vermesi bir yanılsamadır. Kapitalizm; seçenekleri kendi eliyle sunar, birey de kısıtlı, içi boş seçenekler arasından özgür iradeyle seçim yaptığı yanılsamasına kapılır. Seçim ideolojisi sürekli olarak bireye “kendin ol” veya “kendinin daha iyi bir versiyonu ol” mesajını verir. Birey yaşamının her detayını işini, eşini, hatta kimliğini seçmek zorunda bırakıldığında, bu özgürlük “Mecburi Seçim” haline gelmesi; bireyin sadece “iyi” olanı değil, “en iyi” olanı seçmek zorunda hissetmesi ve akabinde sürekli bir “acaba daha iyisi var mıydı?” şüphesini ve pişmanlık duygularının tetiklenmesi seçenek bolluğunun yarattığı psikolojik gerilimlerden sayılabilir.
Utanç Döngüsünden Nasıl Kurtuluruz?
Salecl, Lacan’cı psikanalizden yola çıkarak insanın, sadece haz peşinde koşan bir varlık değil; aynı zamanda kendi iyi oluşuna aykırı eylemlerde de bulunabilen, acıdan “tuhaf bir haz” (Lacan’ın kullanımıyla ‘jouissance’) alabilen ve bilinçdışı dürtülerle hareket eden karmaşık bir yapıda olduğunu belirtir. İnsanın seçimleri her zaman bir rasyonellikten kaynaklanmaz; çoğu zaman korkular, takıntılar ve ötekinin arzusuna göre şekillenir. Yani insan, “kusursuz rasyonel özne” değildir. Bunu kabul etmek, utanç döngüsünü kırmamıza yarayacaktır.
Bir diğer yol da mükemmelin varlığını reddetmektir. Modern seçim ideolojisi, doğru seçimleri yaparsak “tam” ve “mutlu” olacağımızı vaat eder. Lacan’a göre insan, doğası gereği tamamlanmamış bir varlıktır ve hiçbir seçim bizi nihai bir bütünlüğe ulaştıramaz; bu varoluşsal eksikliği bir kusur değil, varoluşun doğal bir parçası olarak kabul etmek, mükemmeliyetçiliği ve utancı hafifletir. Benzer şekilde, bizi yargılayan toplumsal otoritenin de aslında tutarlı ve kusursuz olmadığını fark ettiğimizde, otorite karşısında duyduğumuz utanç hissinden özgürleşiriz. Ulaşılabilen özgürlük, kusursuz seçimi yapmakta değil, seçimlerin daima bir risk içerdiğini kabul ederek bu huzursuzluk ile yaşamayı öğrenmektir.
Kaynakça
Salecl, R. (2014). Seçme İkilemi (B. E. Aksoy, Çev.). Metis Yayınları.
Howson, A. (2021) Sociological Theory: Rational Choice Theory
Hechter, M. & Kanazawa, S. (1997) Sociological rational choice theory. Annual Review of Sociology, 23 . 191-214.


