Şöyle bir senaryo hayal edelim: Bir ev arkadaşınız var ve sürekli olarak birlikte yaşıyorsunuz. Sabah uyanıyorsunuz ve aynada kendinize bakarken yanınıza gelip “Bugün ne kadar da kötü uyanmışsın makyaj yapsan da geçmez” diyor. Sonra kahvaltı hazırlıyorsunuz ancak kestiğiniz sebzeler biraz yamuk kesilmiş “Ne biçim bir kesme tarzı bu hiç mi bıçak kullanmadın daha önce” diyor ilaveten hep böyle beceremediğinizi de ekliyor.
İşe veya okula gidiyorsunuz ve o gün çok önemli bir sunumunuz var günlerdir ona hazırlanmışsınız üzerinde çok çalışmışsınız ve haliyle sunumunuz çok güzel geçiyor ve çok seviniyorsunuz ancak sunum bittikten sonra yanınıza gelip bunun zaten çocuk oyuncağı olduğunu, herkesin yapabileceği kadar kolay bir iş olduğunu bu kadar sevinmenizin anlamsız olduğunu dile getiriyor.
Bu kişiyle ne kadar süre aynı evde yaşayabilirdiniz, ne kadar daha bu sözlere katlanabilirdiniz. Muhtemelen bir gün bile kalamazdınız, daha fazla bu durumu yaşamamak ve bu durumdan kurtulmak için elinizden geleni yapardınız değil mi? Çünkü bu toksik bir ilişkidir, içinde kıskançlık, hasetlenme, çekememezlik içerir. Taraflardan biri ya da ikisi de karşısındakine karşı sürekli olarak duygusal, zihinsel ve bazen de fiziksel olarak zarar verebilecek davranışlarda bulunur; desteklemek yerine tarafların birbirini tükettiği bir ilişki türüdür, kişi için pek çok açıdan yıpratıcı yönlere sahiptir.
Peki ya bu sesi çıkaran kişi başkası değil de bizzat “siz” iseniz? Ya o ev arkadaşı zihninizin tam içindeyse? Günümüz dünyasında toksik ilişkiler, narsisistik partnerler veya manipülatif yöneticiler üzerine yüzlerce yazı okuyoruz. Ancak çoğumuzun gözden kaçırdığı en tehlikeli toksik ilişki, kendi benliğimizle kurduğumuz ilişkidir. “Kendine toksik davranmak“, popüler bir sosyal medya etiketi olmanın ötesinde, psikolojik dayanıklılığımızı içten içe kemiren sinsi bir alışkanlıktır.
Mükemmeliyetçilik Maskesi Altındaki Canavar
Kendine toksik davranan bir kişinin en büyük ve güçlü dayanağı genellikle disiplinli bir insan olmak ya da yüksek standartlar için bunun bir zorunluluk olduğu düşüncesidir. Pek çok insan başarılı olmayı kendine karşı acımasız olmakla bağdaştırmaktadır. Ancak tam aksine bunu yapmak kişinin kendisine yaptığı en büyük kötülüğün temellerini oluşturma yolunda en baş sıralarda gelmektedir. Kişi böyle düşündükçe hareketleri de bu yönde şekillenmeye başlar. Zaman içinde bir de bakmışsınız ki kendi kendini tüketmiş ve aslında en baştaki dayanaklarından biri olan yüksek standartlarına ulaşma hedefine oldukça uzaklaşmış ve tam aksi bir yönde epey yol katetmiştir.
Akademik literatürde buna “Patojenik Öz Eleştiri” deniyor. Bu, yapıcı bir “daha iyisini yapabilirim” düşüncesi değildir; “ben yeterince iyi değilim” inancının sürekli tekrarıdır. Bu iç ses, başarıyı asla kutlamaz onun yerine 100 üzerinden 98 aldığında bile o eksik 2 puana odaklanmaya neden olur. Kişi kendini asla yeterli ve iyi bir seviyeye gelmiş olarak göremez çünkü öyle bir noktadadır ki kendine düşman kesilir. Ne yapsa neyi başarsa içinde hep bir eksiklik vardır ve daima ufak da olsa yapamadığı ufak pürüzlerle kafasını meşgul eder. Ve bunu hiç de farkında olmadan bilinçsiz bir şekilde yapar çünkü bu düşünce artık kişinin normali olmuştur.
Bu mekanizma, kişiyi sürekli bir yetersizlik hissine hapseder. Ve paradoksal olarak, bizi başarıya götüreceğini sandığımız bu “zihinsel kırbaç”, uzun vadede tükenmişliğe ve performans kaybına yol açar. Çünkü hiç kimse, sürekli hakarete uğradığı bir ortamda potansiyelini gerçekleştiremez; buna kendi zihniniz de dahil.
Kendini Sabote Etmenin Konforlu Alanı
Kendine toksik davranmanın bir diğer boyutu da “Kendini Sabote Etme“dir (Self-Handicapping). Belki de en dayanılmaz olanı da bu durumdur. Çok istediğiniz o iş başvurusunu son güne bırakmak, önemli bir sınavdan önceki geceyi uykusuz geçirmek veya ilişkilerde sorun yokken arıza çıkarmak…
İlk bakışta mantıksız gelen bu davranışların altında aslında çarpık bir “benlik koruma” stratejisi yatar. Eğer sınava çalışmaz ve kalırsanız, “Zaten çalışmamıştım” deme lüksünüz olur. Bu, egonuz için “Ben yetersizim” demekten daha az acı vericidir. Kendine toksik davranan zihin, potansiyel bir başarısızlıkla yüzleşmektense, başarısızlığı kendi elleriyle garanti altına almayı seçer. Bu, kişinin kendi ayağına çelme takıp, sonra da “Neden düştüm?” diye ağlaması gibidir.
İçsel Zorbalığın Bedeli
Bu toksik döngünün bedeli sadece mutsuzluk değildir; zaman içinde bedensel ve zihinsel sağlığımızdan da çalmaya başlar ve gittikçe koca bir yığın haline gelir. Sürekli tetikte olmak, sürekli kendini yargılamak, sinir sistemini kronik bir stres modunda tutar. Vücut, içeride bir düşman varmış gibi sürekli kortizol salgılar yani stres düzeyinizi gitgide arttırır. Peki ya sonra? Haliyle sonrasında kronik yorgunluk, anksiyete, depresif belirtiler ve hayattan zevk alamama (anhedoni) gibi durumlar sırayla gelir ve bedeninizi, zihninizi bir sis bulutu gibi kaplar. Sağlıklı düşünce ile aranıza duvar örer.
Daha da kötüsü, kendine toksik davranan insanlar, başkalarından gelen şefkati veya iltifatı kabul etmekte zorlanırlar. Çünkü içlerindeki kendinden nefret eden, dışarıdan gelen sevgiyi “gerçek dışı” veya “hak edilmemiş” olarak kodlar bunları hak etmediğine inanır.
Çıkış Yolu Nedir, ne Yapabiliriz?
Peki, bu zorba ev arkadaşıyla nasıl başa çıkacağız? Onu evden atamayız, çünkü o biziz. Ama onunla konuşma şeklimizi değiştirebiliriz. Çözüm, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramda saklı: “Öz Şefkat”.
Öz şefkat, kendine acımak veya hataları halı altına süpürmek değildir. Tam tersine, hata yaptığınızda, canınız yandığında veya başarısız olduğunuzda, kendinize sevdiğiniz bir dosta davrandığınız gibi davranabilme cesaretidir.
Şu basit testi uygulayın: Bir hata yaptığınızda kendinize söylediğiniz cümleleri, çok sevdiğiniz bir arkadaşınıza söyleyebilir miydiniz? Cevabınız “Hayır, kalbi kırılırdı” ise, kendinize neden bu kadar acımasızsınız?
Kendine toksik davranmayı bırakmak, bir gecede olacak bir mucize değildir. Bu, zihinsel bir kası yeniden eğitmektir. İçinizdeki o eleştirel ses konuştuğunda, onu susturmaya çalışmak yerine, tonunu değiştirmeyi deneyin. “Yine batırdın” yerine, “Bu zor bir durumdu ve elimden geleni yaptım, bir dahaki sefere neyi farklı yapabilirim?” diyebilmek, toksik döngüyü kıran ilk çekiç darbesidir. Kendine iyi davranmak bir lüks değil, hayatta kalma stratejisidir. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Her zaman güçlü olmak zorunda da değilsiniz. Sadece kendinizin yanında olmanız yeterli.


