Çarşamba, Ekim 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Başkasına Yakınlaşırken Kendimizden Ne Taşırız?

Bir ilişkinin başlangıcında çoğu zaman karşımızdaki kişiyi tanımaya çalışırız. Nelerden hoşlandığını, hangi davranışlara ya da yaklaşımlara kırıldığını, yakınlık kurarken nasıl davrandığını anlamak, öğrenmek isteriz. Karşımızdaki kişiye duyduğumuz ilgi ve merak, öğrenme arzumuzu tetikler. Zaman geçtikçe yalnızca onunla ilgili yeni şeyler öğrenmeyiz. Kendi beklentilerimiz, korkularımız ve bazen varlığından bile haberdar olmadığımız hassasiyetlerimiz de görünür hâle gelmeye başlar. Daha önce fark etmediğimiz bazı yanlarımızı keşfeder, onları tanımaya başlarız. Bir bakışın neden bu kadar incittiğini, küçük bir uzaklaşmanın neden büyük bir kaygı yarattığını ya da benzer çatışmaların neden farklı ilişkilerde tekrar tekrar yaşandığını düşünmek, ilişkilerin başka bir yönünü fark etmemizi sağlayabilir.

Carl Gustav Jung’un yaklaşımı, insanın bilinçli olarak tanıdığı yönlerinin bütün ruhsal yaşamını temsil etmediğini ileri sürer. Kişinin kendisine ilişkin bildikleri kadar farkında olmadığı duygu, eğilim ve çatışmalar da deneyimlerini etkileyebilir. Bu bakışla yakın ilişkiler, yalnızca iki insan arasında gelişen bir bağ değil, kişinin kendi iç dünyasıyla karşılaşabildiği alanlardan biridir. Ancak bu yüzleşme, ilişkilerde yaşanan her güçlüğün yalnızca kişinin içsel süreçlerinden kaynaklandığı anlamına gelmez. Karşımızdaki kişinin davranışları ve ilişkinin gerçek koşulları da en az iç dünyamız kadar önemlidir.

Bazen bir ilişkide en çok rahatsız olduğumuz özellik, kendi yaşamımızda yer açmakta zorlandığımız bir yönle temas edebilir.

Duygularını rahatça ifade eden birini aşırı bulurken kendi kırgınlığımızı dile getirmekte güçlük çekiyor olabiliriz. Başkasının bağımsızlığını ilgisizlik olarak yorumlarken yakınlık ile özgürlük arasında kendi içimizde bir gerilim yaşıyor olabiliriz. Jung’un gölge kavramı, kişinin kendilik algısıyla bağdaştıramadığı için geri planda bıraktığı yönlerini düşünmek açısından bir çerçeve sunar. Gölge yalnızca olumsuz kabul edilen özelliklerden oluşmaz; kişinin kendisine yakıştıramadığı ihtiyaçları, istekleri ve güçlü yanları da bu alanın içinde yer alabilir.

Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Karşımızdaki kişide gördüğümüz her özellik bize ait değildir. Her rahatsızlık bastırılmış bir yönümüzün işareti, her çatışma da bilinçdışı bir yansıtma değildir. Gerçekten incitici, sınır ihlal eden ya da güveni zedeleyen davranışlarla karşılaşabiliriz. İç dünyamızı anlamaya çalışmak, karşımızdaki kişinin sorumluluğunu üzerimize almak demek değildir. Aksine, hangi duygunun geçmiş deneyimlerimizle, hangi tepkinin mevcut ilişkinin koşullarıyla bağlantılı olduğunu ayırt edebilmek daha gerçekçi bir değerlendirmeye yardımcı olabilir.

Yansıtma kavramı bu ayrımı düşünürken önem kazanır. Kişi, kendisinde fark etmekte zorlandığı bir duyguyu veya eğilimi farkında olmadan karşısındaki kişiye atfedebilir. Örneğin terk edilmekten yoğun biçimde korkan biri, karşısındaki kişinin kısa süreli sessizliğini hemen sevgisizliğin kanıtı olarak yorumlayabilir. Burada yaşanan kaygı gerçektir; fakat kaygının ortaya çıkardığı yorum, ilişkinin bütün gerçeğini yansıtmayabilir. Aynı sessizlik, karşımızdaki kişinin yorgunluğuyla veya kendi sorunlarıyla da ilişkili olabilir. Böyle anlarda duygu ile o duyguya yüklenen anlamı birbirinden ayırmak, ilişkinin içinde düşünmeye alan açar.

İlişkilerde tekrar eden örüntüleri de benzer biçimde ele alabiliriz. Farklı kişilerle kurulan bambaşka ilişkilerde sürekli geri çekilme eğiliminde olan, hep anlaşılmadığını hisseden ya da yakınlık arttığında uzaklaşma ihtiyacı duyan biri için mesele yalnızca karşısına çıkan kişilerin birbirine benzemesi olmayabilir. Yakınlığın ne anlama geldiği, çatışmanın nasıl yaşandığı ve sevilmeye ilişkin hangi beklentilerin taşındığı zaman içinde öğrenilmiş olabilir. Geçmiş ilişkilerde geliştirilen bazı korunma yolları, bir dönem işe yararken başka bir ilişkide yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Bu tekrarları fark etmek, kişiyi suçlamak için değil, tanıdık gelen bir ilişki biçiminin nasıl oluştuğunu anlamak için önemlidir.

Kimi zaman tanıdık olanı güvenli olanla karıştırabiliriz. Sürekli kendisini kanıtlama ihtiyacı hissettiği ilişkiler yaşamış biri, karşılıklı ilginin açıkça gösterildiği bir ilişkide bile huzursuzluk duyabilir. Çünkü belirsizliğe alışmış olmak, belirsizliğin bize iyi geldiği anlamına gelmez. Benzer şekilde çatışmadan kaçınarak ilişkilerini sürdürmüş biri, ilk kez bir anlaşmazlığı açıkça konuştuğunda bağın zarar göreceğinden korkabilir. Oysa anlaşmazlık, her zaman ilişkinin sona erdiğinin işareti değildir. Bazen ilişkinin içinde iki ayrı ihtiyacın ve iki ayrı bakış açısının bulunduğunu gösterir.

Jung’un bireyleşme düşüncesi, kişinin yalnızca kendisine yakıştırdığı özelliklerle değil, iç dünyasının farklı yönleriyle de ilişki kurabilmesini içerir. Yakın ilişkiler açısından bakıldığında bu süreç, karşımızdaki kişiyi kendi eksiklerimizi tamamlamakla görevli görmekten uzaklaşmayı da gerektirebilir. Bir ilişkiden yakınlık, ilgi ve güven beklemek insani ihtiyaçlardır. Ancak karşımızdaki kişinin bütün kaygılarımızı gidermesini, geçmişte karşılanmamış her ihtiyacımızı telafi etmesini beklediğimizde, onun ayrı bir insan olduğunu gözden kaçırabiliriz. İlişkiyi zorlaştıran bazen sevginin yokluğu değil, sevgiye yüklediğimiz görevlerin ağırlığı olabilir.

Bir başka güçlük de karşımızdaki kişiyi olduğu hâliyle görmekle, onun olmasını umduğumuz kişiye bağlanmak arasındaki farkta ortaya çıkar. İlişkinin başında bazı özellikleri görmezden gelmek veya belirsiz alanları kendi beklentilerimizle doldurmak kolay olabilir. Zamanla bu beklentiler karşılanmadığında hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Burada yalnızca karşımızdaki kişinin değişip değişmediğine değil, başlangıçta bizim onu nasıl gördüğümüze de bakmak önemlidir. Sevdiğimiz kişiyi tanımak, ona ilişkin ilk tasavvurumuzun zaman içinde değişmesine izin verebilmeyi de gerektirir.

Kendimizle kurduğumuz ilişki, yakınlığın içinde ihtiyaçlarımızı nasıl dile getirdiğimizi de etkiler. Kendi kırgınlığını önemsizleştiren biri, anlaşılmadığında daha büyük bir öfke yaşayabilir. Hayır demeyi sevgiyi kaybetmekle eşleştiren biri, sınır koyamadığı için zamanla ilişkiden uzaklaşabilir. Bu durumlarda kişinin kendisine yöneltebileceği soru yalnızca karşısındaki kişinin neden böyle davrandığı değildir. Kendi ihtiyacını ne zaman fark ettiği, onu ifade ederken nelerden çekindiği ve hangi duygulara yer vermekte zorlandığı da önem kazanır. Bu sorular kesin cevaplar üretmekten çok, alışılmış tepkilerin ardındaki anlamı araştırmaya yardımcı olur.

Elbette farkındalık, tek başına değişimi garanti etmez. Bir örüntünün nereden geldiğini anlamak, aynı durum yeniden yaşandığında farklı davranmayı hemen kolaylaştırmayabilir. Özellikle uzun süredir sürdürülen korunma biçimleri, artık işe yaramadıkları fark edilse bile tanıdık oldukları için devam edebilir. Değişim bazen bir duygunun ortadan kalkmasından değil, o duyguya rağmen farklı bir ilişki kurma olasılığının yavaş yavaş gelişmesinden geçer. Bunun için kişinin hem kendisine hem de karşısındaki kişiye ilişkin daha esnek ve gerçekçi bir bakış geliştirmesi gerekebilir.

Bir ilişkiyi anlamaya çalışırken bütün sorumluluğu geçmişimize yüklemek de bütün güçlüğü karşımızdaki kişide aramak da eksik kalabilir. İlişkiler, iki ayrı yaşam öyküsünün, beklentilerin ve seçimlerin karşılaştığı dinamik alanlardır. Jung’un yaklaşımı bu karşılaşmanın görünmeyen tarafını düşünmemize katkı sunar; ancak ilişkiyi tek bir kuramla açıklamaya çalışmak, yaşananların özgünlüğünü gözden kaçırabilir. Önemli olan, kuramsal kavramları hazır cevaplara dönüştürmeden, deneyimi daha dikkatli anlamanın araçları olarak kullanabilmektir.

Belki de sevme biçimimizi anlamak, yalnızca kimi seçtiğimize veya ilişkilerimizin nasıl sonuçlandığına bakmakla sınırlı değildir. Yakınlık karşısında neler hissettiğimizi, hangi durumlarda kendimizi geri çektiğimizi, neyi söylemekten kaçındığımızı ve karşımızdaki kişiye hangi anlamları yüklediğimizi de içerir. Bazen bir ilişki bize karşımızdaki kişi hakkında beklediğimizden daha az, kendimiz hakkında ise düşünmeye değer daha çok şey gösterir.

Bu karşılaşma her zaman kolay değildir. Yine de kendimizi daha yakından tanımak, karşımızdaki kişiyi kendi korkularımızın ve beklentilerimizin ötesinde görebilmek için bir başlangıç olabilir.

İzel Küçükgöde
İzel Küçükgöde
2020 yılında psikoloji bölümünden mezun oldum, bir yılı aşkın süre Çukurova Üniversitesi Balcalı EAH'nde staj dönemimi tamamladım (Gönüllülük esasında). 2021-2023 yılları arasında GIZ projesi kapsamında 3 yıla yakın Seyhan Belediyesi bünyesinde psikolog olarak çalıştım. Şuan Adana'da kendi ofisimde psikolojik danışmanlığı sürdürmekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar