Son söylediğiniz “Evet”, gerçekten bir “Evet” miydi?
Bir dakika durun.
Son söylediğiniz “evet”i hatırlayın.
Bir arkadaşınız sizden yardım istediğinde… İş yerinde fazladan bir sorumluluk üzerinize kaldığında… Aileniz sizden yapmak istemediğiniz bir şeyi rica ettiğinde… Gerçekten yapmak istediğiniz için mi “evet” dediniz? Yoksa “Hayır dersem kırılır.”, “Beni yanlış anlar.”, “Ayıp olur.” diye düşündüğünüz için mi?
Belki de asıl zor olan “hayır” demek değildir. Asıl zor olan, başkalarının beklentileriyle kendi ihtiyaçlarımız arasında seçim yapmaktır. Peki, neden seçim yapmak zorundayım ki? İstemiyor oluşum bir neden değil midir?
Çoğumuz çocukken paylaşmayı, yardım etmeyi ve nazik olmayı öğrendik. Bunlar kuşkusuz çok değerli davranışlardır. Ancak bazen bu öğrenmelerin arasına fark edilmeden başka bir mesaj da yerleşir: “İyi insanlar kimseyi üzmez.” İşte sorun da tam burada başlıyor.
Çünkü büyüdüğümüzde bu inanç, yalnızca nazik biri olmamızı sağlamıyor; bazen kendi sınırlarımızı görmezden gelmemize de neden oluyor. Yorulduğumuz hâlde yardım etmeye devam ediyor, istemediğimiz davetlere katılıyor, kendimize ayırmak istediğimiz zamanı başkalarının ihtiyaçlarına bırakıyoruz. Sonra da gecenin sonunda sessizce şu cümleyi kuruyoruz: “Aslında bugün bunu yapmak istememiştim.”
Psikologlar, “hayır” demekte zorlanmanın ardında farklı nedenler olabileceğini söylüyor. Bunlardan biri de “onaylanma ihtiyacı.” İnsan sosyal bir varlık ve kabul görmek hepimiz için önemli. Ancak bazen kabul görmek uğruna kendi isteklerimizi ertelemeye başlayabiliyoruz.
Bir diğer neden ise çocuklukta kurduğumuz ilişkiler. Bağlanma kuramının öncüsü Bowlby (1969), çocukların bakım verenleriyle kurdukları ilişkinin ileriki yıllarda hem kendilerine hem de diğer insanlara nasıl yaklaşacaklarını etkileyebileceğini ifade eder. Eğer çocuk, sevgiyi yalnızca uslu olduğunda ya da beklentileri karşıladığında hissediyorsa, yetişkin olduğunda da “İnsanları memnun edersem sevilirim.” düşüncesini sürdürebilir.
Elbette her zaman durum bu kadar belirgin değildir. Kimi zaman yalnızca reddedilmekten korkarız. Kimi zaman “bencil” görünmek istemeyiz. Bazen de karşımızdakinin hayal kırıklığına uğramasını engellemek isteriz. Fakat tüm bunları yaparken gözden kaçırdığımız önemli bir şey vardır: Sürekli başkalarını mutlu etmeye çalışmak, bizi mutlu etmeyebilir.
Harriet Braiker (2001), sürekli insanları memnun etmeye çalışmanın zamanla tükenmişlik, suçluluk ve öz değer duygusunda azalmaya yol açabileceğini belirtmektedir. Çünkü kişi, kendi değerini başkalarının onayıyla ölçmeye başladığında, “hayır” demek yalnızca bir isteği reddetmek değil; sevilme ihtimalini de riske atmak gibi hissedilebilir.
Oysa sağlıklı ilişkiler tek taraflı fedakârlık üzerine kurulmaz. Sağlıklı ilişkilerde hem “evet” demeye hem de gerektiğinde “hayır” diyebilmeye yer vardır.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: “Başkalarının hayatını kolaylaştırmaya çalışırken, kendi hayatımı ne kadar zorlaştırıyorum?” Çünkü bazen en büyük fedakârlığı başkaları için değil, kendimize karşı yapıyoruz.
“Hayır” demek kaba olmak değildir. “Hayır” demek sevgisiz olmak değildir. “Hayır” demek bencil olmak da değildir. Bazen “hayır” demek; dinlenmeye ihtiyacın olduğunu kabul etmektir. Bazen kendi sınırlarına sahip çıkmaktır. Bazen de kendine, “Ben de en az diğer insanlar kadar önemliyim.” diyebilmektir.
Belki de bugün, küçük bir adımla başlayabiliriz. Her isteğe otomatik olarak “evet” demeden önce birkaç saniye durup kendimize şu soruyu sorarak: “Bunu gerçekten istediğim için mi kabul ediyorum, yoksa hayır demekten çekindiğim için mi?” Belki de bu sorunun cevabı, hem kendimizle hem de ilişkilerimizle kurduğumuz bağı yeniden şekillendirecek ilk adım olacaktır.


