Modern dünyada aşkı hep dışarıda bir yerlerde, egzotik bir coğrafyada ya da masallardaki kadar kusursuz bir ruh eşinin kollarında arıyoruz. Çocukluğumuzdan beri bize empoze edilen o “beyaz atlı prens” veya “ideal partner” imgesi olan partnerimiz hayatımıza girdiğinde, tüm içsel karmaşamızın bir sihirli değnekle düzeleceğine inanıyoruz. Ancak zaman geçip ilk heyecan yerini gündelik gerçekliğe bıraktığında, sarsıcı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Bir başkasını sevme ve onun tarafından sevilme biçimimiz, aslında büyük ölçüde kendimizle kurduğumuz içsel ilişkinin bir yansımasıdır. Eğer iç dünyamızda kendimize karşı acımasız, yargılayıcı ve cezalandırıcı bir tutum içindeysek, en huzurlu görünen romantik ilişki bile bir süre sonra görünmez bir savunma hattına, hatta adeta bir mayın tarlasına dönüşebiliyor.
İçimizdeki Mahkeme: “Yeterince İyi Miyim?”
Pek çok kişi romantik ilişkisinin derinliklerinde, partnerinden bağımsız bir “yetersizlik” kaygısı taşır. Partneri akşam yemeğinde sadece yorgun olduğu için biraz sessiz kalsa, atılan bir mesaja beklenen o coşkuyla yanıt gelmese ya da basit bir hafta sonu planı aksasa, zihnimizdeki o meşhur mahkeme salonunun ışıkları hemen tüm parlaklığıyla yanar. Savcı koltuğundaki iç sesimiz hemen iddianamesini hazırlar: “Kesin bir hata yaptım”, “Benden sıkılıyor”, “Zaten hep böyle olur, kimse beni olduğum gibi kabul etmez.”
İşte tam bu noktada derin bir nefes alıp sormak gerekir: Bu suçlayıcı ses gerçekten partnerimize mi ait, yoksa yıllardır içimizde büyütüp beslediğimiz o eleştirel sesin bir yankısı mı? Öz-şefkat, bu karanlık döngünün içinde parlayan bir fener gibidir. Sanılanın aksine, öz-şefkat, “kendini kayırmak” ya da narsistçe bir “kendine hayranlık” değildir. Aksine; düştüğümüzde kendimizi tekmelemek yerine, en sevdiğimiz dostumuza uzattığımız o koşulsuz, sıcak eli kendimize de uzatabilme cesaretidir. Kendimize karşı sert olduğumuzda, partnerimizin en ufak bir mesafesini bile kendi kişisel başarısızlığımızın bir kanıtı olarak görürüz. Bu da bizi ilişkide sürekli tetikte, her an savunmaya hazır ve kırılmaya meyilli bir cam vazoya dönüştürür.
Şefkat Bir İhtiyaç mı, Yoksa Bir Sorumluluk mu?
Kendine karşı anlayış ve merhamet geliştiremeyen kişiler, içlerindeki bu duygusal açlığı genellikle partnerleri aracılığıyla doyurmaya çalışırlar. Bilinçaltı şöyle bir pazarlığa oturur: “Ben kendimi sevmekte zorlanıyorum, o yüzden o beni o kadar kusursuz sevmeli ki, içimdeki bu devasa boşluk kapanmalı.” Ancak bu durum, partnerin omuzlarına yüklenen oldukça ağır bir duygusal yüktür. Partneriniz ne kadar şefkatli, ne kadar sabırlı ya da ne kadar aşık olursa olsun; sizin kendi içinizde kurduğunuz o yıkıcı mahkemeyi dağıtmaya, dışarıdan gelen hiçbir sözün gücü yetmeyeceği gibi, partnerinizde hiçbir zaman sizi tatmin eden bir performans sergileyemeyecektir.
Bu durum bir süre sonra ilişkide “duygusal yorgunluk” denilen o yıpratıcı süreci başlatır. Karşı taraf, kendini sürekli sizi teselli etmek, aslında ne kadar değerli olduğunuzu ispatlamak ve bitmek bilmeyen kaygılarınızı yatıştırmak zorunda olan bir “duygusal bakıcı” gibi hissetmeye başlar. Oysa öz-şefkat sahibi bir birey, kendi duygusal regülasyonunun sorumluluğunu üstlenebilir. Bir hata yaptığında bunun dünyanın sonu olmadığını, hatanın insan olmanın en doğal parçası olduğunu bildiği için, partnerine de hata yapma ve nefes alma alanı bırakır.
Çatışmaların Dönüştürücü Gücü ve Güvenli Limanlar
İlişkilerde fikir ayrılıkları ve çatışmalar kaçınılmazdır, hatta sağlıklı bir ilişkinin bir parçasıdır. Ancak öz-şefkati düşük bireyler için bir tartışma, basit bir anlaşmazlık değil, bir “hayatta kalma” mücadelesidir. En ufak bir eleştiri, karakterlerine yapılmış büyük bir saldırı gibi hissedilir. Kendini içten içe sevmeyen ve onaylamayan bir insan, dışarıdan gelen eleştiriyi göğüsleyemez. Çünkü o eleştiri, zaten kişinin içinde pusuya yatmış olan “yetersizim” canavarını uyandırır.
Öz-şefkati yüksek bir birey ise çatışma anında fırtınanın ortasındaki bir çınar gibi durabilir. Kendine şunu söyleyebilir: “Şu an öfkeliyim, kırıldım ve canım yanıyor. Bu çok insani bir durum ve şu an bu duyguyu hissetmeye hakkım var. Ancak bu tartışma benim öz değerimi eksiltmez.” Bu sakin bakış açısı, iletişimi tıkayan savunmacı duvarları yıkar. İlişki, tarafların birbirini yaraladığı bir boks ringinden; her iki tarafın da duyulduğu, anlaşıldığı ve birlikte büyüdüğü bir güvenli liman haline dönüşür.
Sonuç: Kendi Bahçeni Sulamanın Bilgeliği
Romantik ilişkilerimiz aslında kendimizle kurduğumuz o en mahrem ilişkinin birer laboratuvarıdır. Kendimize ne kadar naziksek, karşımızdakine de o kadar geniş bir sevgi alanı açarız. Öz-şefkat geliştikçe, aşk daha az talepkâr ama çok daha derin ve besleyici bir hale gelir. Bir başkasının bizi “tamamlamasını” veya “kurtarmasını” beklemek yerine, kendi içimizde bulduğumuz o sükuneti paylaştığımız onurlu bir yol arkadaşlığına evrilir.
Unutmayın; kendinize karşı sertleştiğiniz her an, aslında partnerinizle aranızdaki o görünmez gönül bağını da geriyor ve inceltiyorsunuz. Kendinize bir şans verin. Kusurlarınızla, tökezlemelerinizle ve kendinizi en “yetersiz” hissettiğiniz o savunmasız anlarınızla barışın. Göreceksiniz ki, siz kendime daha yumuşak ve şefkatli davrandıkça, hayat da, partneriniz de size aynı zarafetle karşılık verecektir. Çünkü dünya, biz kendimize nasıl bakıyorsak bize öyle ayna tutar.


