Anne karnına düştüğümüz ilk andan itibaren ilişki kurmaya başlarız. Bu önce bizi karnında taşıyan kişiyle, yani annemizle olur; sonra onun yanında bizimle iletişim kurmak için çabalayan kişilerle ve hatta annemizin yedikleriyle, kokladıklarıyla, duyduklarıyla, gördükleriyle… Aslında dünyadaki ilk varlığımızın oluşum anından itibaren canlı ve cansız bütün nesnelerle ilişki kurma kapasitemizi de yanımızda getirmiş oluruz.
İlişki denilince akla ilk gelen genellikle insanlarla kurduğumuz bağlar olsa da aslında beş duyu organımız tarafından algılayabildiğimiz her şeyle ilişki kurma kapasitesine sahip varlıklarız. Bir koku, bir ses, bir mekan, bir eşya ya da bir tat… Bunların her biri bizde bir duygu uyandırabilir ve bizimle görünmez bir bağ kurabilir. İşte bu yüzden de ilişkilerde yaralanır ve yine ilişkilerde iyileşiriz. Çünkü insan ruhu temas ederek, bağ kurarak ve o bağın içinde anlam bularak kendini düzenler.
Duygu Düzenleme ve Nesne İlişkileri
Zor dönemlerden geçerken hiç düşündünüz mü o dönemlerde ne yapıyorsunuz, sizi bir nebze de olsa rahatlatan şey ne oluyor? Daha fazla yemek mi yiyorsunuz, yoksa arkadaşlarınızı daha sık mı aramaya başlıorsunuz? Belki sigaraya ya da kahveye biraz daha fazla mı sarılıyorsunuz? O zor dönemler aslında bizim en temel ihtiyacımızı yeniden gündeme getirir: ilişki kurarak, aidiyet hissederek regüle olmak; yani duygularımızı düzenlemek.
Bazen arkadaşlarımızla konuşarak regüle oluruz; duygularımızı kelimelere döktükçe içimizdeki düğümler biraz gevşer. Bazen yemek yiyerek, yemeğin verdiği hazza sığınarak ondan destek alırız. Bazen de sigaranın ya da kahvenin yüklediği fazla dopamine sırtımızı dayarız. Ama hepsinde ortak olan nokta, o “nesne” ile kurduğumuz ilişkinin iyileştirici gücüdür. Buradaki nesne zaman zaman değişiklik gösterse de aslında ihtiyacımız olan şey sabittir: sığınabileceğimiz bir liman, başımızı yaslayabileceğimiz bir omuz.
Birincil Bakım Veren ve Güven İnşası
Bu dünyada ilk ilişki kurduğumuz nesne ise annemiz olmakla birlikte bize bakım veren kişidir; yani birincil bakım verenimizdir. Birincil bakım verenimiz her zaman annemiz olmayabilir. Bazen bir baba, akraba ya da bir bakıcı bu rolü üstlenebilir. Önemli olan, bizim ihtiyaçlarımızı düzenli ve tutarlı bir şekilde karşılayan birinin varlığıdır. Böyle bir kişinin varlığı, dünyaya dair temel bir inanç oluşturur: “Ben güvendeyim.” Ve bununla birlikte şu inanç da gelişir: “Bu dünya güvenilir bir yer.”
Ancak bazen birincil bakım veren kişi ya da kişiler hayatımızda değişken olabilir. Tutarsızlık, belirsizlik ya da erişilemezlik, çocuğun dünyaya dair algısını sarsabilir. Böyle durumlarda içimizde başka sorular belirir: “Bu dünyada gerçekten güvende miyim?” “İnsanlara güvenebilir miyim?” Bu sorular çoğu zaman bilinçli bir şekilde sorulmasa da ilişkilerimizin arka planında sessizce varlığını sürdürür.
Bu sorgulama zamanla kendimize de yönelmeye başlayabilir. “Acaba şu anda doğru davranıyor muyum?” “Benim söylediğimi saçma mı buldular?” “Ben ne yaparsam insanlar beni sever?” gibi düşünceler zihnimizde dolaşmaya başlar. Aslında bu soruların kökeninde çok temel insani ihtiyaçlar vardır: bir gruba ait hissetmek, kabul görmek ve olduğumuz halimizle sevilmek.
Güvenli Alan Arayışı ve Nesneye Sığınma
İlişki kurmak insan doğasının temel bir parçasıdır. Çünkü o ilişkiler, dünyadaki varlığımızın ilk anından itibaren hem fiziksel hem de ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılamamızın yoludur. Ancak ilişki kurmayı birden fazla ve bazen çelişkili yollarla öğrenen bir bebek hangi yolu kullanacağını bilemeyebilir. Hangi yolun güvenilir olduğuna, hangisinin onu koruyacağına ya da hayatta tutacağına karar veremez.
Zaman geçtikçe büyüyen ve gelişen o bebek, hayatına dahil olan insanlarla kurduğu ilişkilerde kendisini tam anlamıyla güvende hissedemeyebilir. Ancak aynı zamanda güvenli bir alana da derinden ihtiyaç duyar. Bu nedenle onu hayal kırıklığına uğratmayacak, güvenini sarsmayacak bir “nesne” arayışına girer. Bu bazen bir oyuncak olur, bazen bir kıyafet, bazen bir yemek ya da bir alışkanlık…
Zorlandığı anlarda, onu korkutan, heyecanlandıran ya da mutlu eden anlarda o nesne ile kurduğu yeni güvenli alanında huzur bulur. O nesne ile duygularını paylaşır, o nesne ile duygularını düzenler. Bazen bir müzik parçası, bazen bir battaniye, bazen de yalnızca tanıdık bir kokudur bu. O nesne üzerinden kendini ifade etmeyi öğrenir ve kendini tanımlar. Böylece o nesne, onun için güvenli bir alan; sadece ona ait bir kaçış noktası haline gelir.
İyileşmenin Yolu: Kabul ve Temas
Zorlandığımız anlardaki yönelimlerimiz aslında bizim güvenli alanımızı gösterir. Zorlandığımızda kime koşuyoruz, neye koşuyoruz? Bir an önce ona sığınmak istememizin sebebi nedir? O kişinin ya da o nesnenin yanındayken kendimizi nasıl hissediyoruz?
Belki de bu soruların içinde cevaplaması en zor olanı şudur: güvenli alanımıza varmadan önce bizi oraya doğru sabırsızlandıran düşünce nedir? İçimizde hangi inanç bizi o yöne doğru iter? Belki de o inanç, çocukluğumuzdan beri içimizde taşıdığımız çok tanıdık bir cümledir: “Orada güvendeyim.”
Ve belki de insanın hayat boyu aradığı şey tam olarak budur; kendisini olduğu haliyle kabul eden, duygularını taşıyabilen ve varlığıyla “burada güvendesin” hissini veren bir ilişki. Çünkü insan, en çok da böyle ilişkilerin içinde iyileşir.


