Cuma, Şubat 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Herkes Memnun, Sen Yoksun: Onay Bağımlılığı

Onay bağımlılığı, ilk bakışta zararsız bir ihtiyaç gibi durur. Hangimiz takdir edilmek istemeyiz ki? Bir “aferin”, bir beğeni, “haklısın” diyen bir ses… Sorun tam da burada başlar: Onay, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp yön pusulasına dönüştüğünde, bizim davranışlarımızın ateşlenme nedeni olduğunda. Onay bağımlılığı, kişinin değerini kendi iç ölçütleriyle değil, başkalarının tepkileriyle tartmasıdır. İçerideki terazinin bozulup dışarıdan ayarlanmasıdır. İnsan ne hissettiğini, ne istediğini, neye inanması gerektiğini giderek daha az sorar kendine; bunun yerine “Nasıl görünüyorum?”, “Beni nasıl buldular?”, “Yanlış mı anlaşıldım?” soruları büyür. Büyür ve insanın içinde bir kurt gibi yaşar. Hayat, bir jüri salonuna dönüşür. Kişi hem sanık hem savunmadır. Bu bağımlılık çoğu zaman “iyi çocuk”, “ebeveynlerini yormayan”, “problem çıkarmayan”, “herkesle iyi geçinen” kimliğiyle kamufle olur. Çocuklukta koşullu sevgi ile tanışmış olanlar bu maskeyi ustalıkla taşır ve sevgi, davranışa bağlandığında çocuk şunu öğrenir: Olduğum gibi değil, beklendiğim gibi olursam kabul görürüm. Zamanla bu öğrenme yetişkinliğe taşındığında, iş yerinde sınır koyamayan, ilişkilerde “hayır” demekten utanan, kendi fikrini son anda geri çeken yetişkinler ortaya çıkar. Onlar genellikle çok düşünür, az hisseder. Çok uyum sağlar, az temas ederler.

Dijital Çağda Görünmez Nabız

Öte yandan onay bağımlılığı dediğimiz bu kurtçuğun dijital çağda hızla büyüdüğünü de görüyoruz. Beğeniler, görüntülenmeler, tekrar paylaşımlar… Hepsi görünmez bir nabız gibi atar, kişiyi ekrana sinsice bağlar. Telefon sessiz kaldığında içte bir boşluk belirir sanki. “Görülüyorsam varım, beğeniliyorsam değerliyim.” modern bir ontolojiye dönüşür. Burada mesele sosyal medyanın kendisi değildir; mesele, kişinin kendi içinden gelen sesi duyacak alanı kaybetmesidir. Psikodinamik açıdan bakıldığında, onay bağımlılığı çoğu zaman kırılgan bir benlik yapısına işaret eder. İçsel değerin yeterince inşa edilemediği yerde, dışarıdan alınan onay bir koltuk değneği olur. BDT perspektifinde ise temel inançlar sahnededir: “Değerli olmak için beğenilmeliyim”, “Herkes memnun değilse ben yanlışımdır”, “Reddedilirsem dayanamam.” Bu inançlar fark edilmedikçe, kişi aynı döngüyü tekrarlar: Uyum sağla, alkış al, kısa süreli rahatla, sonra? Sonra yeniden boşluk.

Kendine Yabancılaşma ve içsel Pusula

Onay bağımlılığının en sinsi yanı ise bence, kişinin kendine yabancılaşmasıdır. Zamanla insan neyi sevdiğini değil, neyin sevileceğini bilir, buna göre adımlarını atar, paylaşımlarını yapar. Ne düşündüğünü değil, neyin alkışlanacağını söyler. İçsel pusula paslanır. Kararlar gecikir, ilişkiler yüzeyde kalır, öfke bastırılır. Bastırılan öfke ise çoğu zaman yorgunluk, somatik şikayetler ya da ani kopuşlar olarak geri döner. Onay bağımlılığı çoğu zaman bir zaaf değil, eski bir çözümdür. Bir zamanlar işe yaramış, kişiyi ayakta tutmuş bir düzenektir. Çocuklukta sevginin koşullu olduğu bir yerde, uyum hayatta kalmanın dili olur. Sessiz kalmak çatışmayı azaltır, memnun etmek terk edilme ihtimalini öteler, “iyi olmak” güvenlik sağlar. Bu yüzden onay sadece takdir değildir; aynı zamanda bir tür barınaktır. “Memnun edersem kalırlar.” “Sorun çıkarmazsam terk edilmem.” Onaydan vazgeçmek bu nedenle kolay değildir; insan yalnızca bir alışkanlığı değil, eski bir güvenlik duvarını yıkıyordur. Bilinçdışı düzeyde tehdit şudur: Kendim olursam yalnız kalabilirim. İşte bu yüzden onay bağımlılığı mantıkla değil, korkuyla beslenir.

Özgürlüğe Atılan Küçük Adımlar

Peki çıkış nereden başlar? Büyük bir isyandan değil, küçük bir duruştan, anlık bir reddetmeden… Alkış beklemeden atılan küçük bir adım. Zor değil mi? “Bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunu ciddiye almak, bunu kendine sormak, cevaplamak. Herkes memnunken bile içteki rahatsızlığı yok saymamak, onları memnun edecek adımı değil, kendi istediğin adımı atmak. Onay alamama ihtimaline temas etmek. Bir süre sevilmeme ihtimaliyle yan yana oturabilmek. Dışlanma korkusu ile baş başa zaman geçirmek. Evet. Bunların hiçbiri kolay değildir. Çünkü onaydan vazgeçmek, çoğu zaman eski bir güvenlik duvarını yıkmak gibidir. Terapi odasında onay bağımlılığı, çoğu zaman sessizce kendini gösterir. Danışan doğru cevap vermeye çalışır, terapisti memnun etmeye uğraşır, “iyi danışan” olur. Bazen “En sevdiğiniz danışanınız benim, değil mi?” sorusuyla beraber şakayla karışık gelir. İyileşme ise tam tersinden geçer: Yanlış, dağınık, çelişkili olabilmekten. Sevilme garantisi olmadan kendin gibi kalabilmekten. Onay, insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır ama hayatın direksiyonu değildir. Direksiyon içtedir. İçerideki sesi yeniden duymak, alkıştan daha kalıcı bir huzur bırakır. Alkış susar. İç ses kalır. Ve belki de gerçek özgürlük, ilk kez alkış gelmeden de yürüyebildiğini fark ettiğin o anda başlar.

İlayda Esen
İlayda Esen
Psk. İlayda Esen, lisans eğitimini onur öğrencisi olarak tamamlamış, psikodinamik yönelimli bir bakış açısıyla bireyin iç dünyasını ve duygusal süreçlerini anlamaya odaklanan bir psikologdur. Ergen ve yetişkinlerle yürüttüğü terapi süreçlerinde duygusal yeme, bağlanma örüntüleri, kimlik gelişimi, depresyon, anksiyete, travma ve yas temalarıyla çalışmaktadır. Bu alanlarda yürüttüğü çalışmalara ek olarak Psikodinamik Psikoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Oyun Terapisi ve Travma Psikoterapisi gibi çeşitli eğitimleri tamamlamıştır. Psychology Times’ta yayımladığı yazılarında ise psikolojiyi herkesin içgörü ve farkındalık geliştirebileceği bir dille aktarmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar