Hayatımızdaki seçimleri belirleyen biz miyiz, yoksa seçimlerimiz çoktan belli ve biz sadece onları yaşamakla mı yükümlüyüz?
Karşımıza çıkan fırsatları değerlendiren gerçekten biz miyiz, yoksa o fırsatlar önceden ölçülüp biçilmiş bir şekilde önümüze mi konuluyor?
Bize imkânlar mı sunuluyor, yoksa zorluklar mı seçiliyor? Peki, bunları kim belirliyor?
Hayatta bazı kırılma anları yaşarız. “Doğru mu yapıyorum, yanlış mı?” diye kendimizi sorgularız. Belki yanlışı seçeriz, belki doğruyu… Belki de hiçbir şey yapmamayı tercih ederiz.
Peki neden sürekli bir seçim yapmak zorundayız? Seçimlerimizin doğruluğunu tartarken o an için en doğru olanı bulmaya çalışırız, fakat bu seçimin bizi mutluluğa götürüp götürmeyeceğini çoğu zaman düşünmeyiz.
Belki de gerçekten mutlu olacağımız seçenek bize yanlış gibi görünür.
Peki bu tabuları kim belirliyor? İçinde yaşadığımız toplum mu, aile büyüklerimizin yaşantıları mı, yoksa içimizde sürekli bir terazi taşıyan benliğimiz mi?
Doğruyu seçtiğimiz için mi huzurluyuz, yoksa huzurlu hissettiğimiz şeyi mi doğru sanıyoruz?
Belki de hayat, doğruyu bulmaktan çok, yaptığımız seçimlerin anlamını sonradan keşfetmekle ilgilidir.
Ve belki de özgür irade sandığımız şey, aslında bizi büyüten koşulların sessiz bir yansımasından ibarettir.
Seçimler üzerine düşünürken aklıma şu söz gelir: “İnsan, kaderiyle karakteri arasında sıkışmış bir varlıktır.”
Kader mi ağır basar, karakter mi, yoksa ikisinin görünmez bir ortaklığı mı vardır?
Bazen verdiğimiz kararların bize ait olduğunu sanırız, fakat yıllar sonra fark ederiz ki o kararı veren aslında o dönemki korkularımız, yaralarımız, özlemlerimizmiş.
Yine de insanın içinde tuhaf bir direnç vardır: “Ben seçtim. Ben yön verdim.” deme ihtiyacı.
Çünkü kontrol duygusu bizi hayatta tutan güçlerden biridir.
Ama şu da bir gerçek:
“Ne kadar özgür olduğunu sanırsan san, hiç fark etmeden öğrendiklerinin sınırlarında dolaşırsın.”
Çocukluğunda duyduğun cümle, ergenliğinde hissettiğin yalnızlık, bir öğretmenin sözü, ailenin korkuları… Hepsi zihninde bir araya gelir ve “senin seçimin” dediğin şeyi şekillendirir.
Bu yüzden bazen kendimizi aynı döngüde buluruz.
Benzer insanları seçer, benzer hatalara düşer, benzer hayal kırıklıkları yaşarız.
Çünkü bilinçaltı, tanıdığı hikâyeyi tekrar seçer.
Güvende hissetmek için, acıtsa bile tanıdık olana yönelir.
Yine de, seçim dediğimiz şey tamamen kaderin çizdiği bir yol değildir.
Çünkü insanın içinde, hayatın en karanlık anında bile harekete geçen küçük bir hareket alanı vardır.
Bir düşünce, bir fark ediş, bir yüzleşme anı…
Birden bire yönü değiştirebilir.
Psikolojide bunun adı içgörüdür.
İçgörü geldiğinde insan aynı şeyi seçemez artık, çünkü gördüğünü unutmamak diye bir laneti vardır insan zihninin.
Belki de seçimler böyle oluşur:
Bir parçamız geçmişin izleriyle karar verirken, başka bir parçamız da geleceğin ihtimallerine uzanır.
Bu iki sesin arasında kalan biz, o anda hangisi daha baskınsa ona doğru yöneliriz.
Ve bazen şu soruyla karşılaşırız:
“Acaba başka türlü biri olsaydım, başka türlü mü seçerdim?”
Muhtemelen evet. Çünkü kişi değiştiğinde, seçimlerinin anlamı da değişir.
Aynı yolu yürürsün ama başka bir gözle bakarsın.
Aynı insanı seversin ama başka bir kalple.
Aynı hatayı yaparsın ama bambaşka bir bilinçle.
O yüzden belki de mesele doğru seçimi yapmak değil, seçimin içinden doğru insanı çıkarabilmektir: kendimizi.
Kişi kendiyle büyüdükçe, yaptığı seçimler de büyür.
Önceden kaçtığı şeylere yaklaşır, önceden görmek istemediği gerçeklerle yüzleşir.
Cesareti arttıkça seçimleri de cesurlaşır.
Hayatın en ilginç yanı da burada:
Zaman geçtikçe fark ederiz ki, hiçbir seçim kesin doğru veya kesin yanlış değildir.
Çünkü her karar bir şey öğretir.
Her seçim bir başlangıçtır veyahut bir bitiştir.
Her yolculuk bir yanımızı iyileştirir.
Her hata bir kapı açar.
“İnsan bazen yanlış yollara girer, ki doğru yolun değerini anlayabilsin.”
Bu yüzden belki de hayat, birtakım yazılmış senaryolardan değil, bizim dokunuşumuzla şekillenen bir karalamadan ibarettir.
Kimi çizgileri silemeyiz, kimi lekeleri temizleyemeyiz ama yeni bir çizgi ekleme özgürlüğümüz hep vardır.
Sonuçta seçimlerimizi tamamen biz mi belirliyoruz, yoksa hayat mı önümüze bırakıyor bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Ne olursa olsun, insan kendine doğru giden yolu bir gün mutlaka buluyor.
Çünkü en büyük seçim, kendimizden kaçıp kaçmayacağımıza karar verdiğimiz anda başlıyor.


