Cumartesi, Nisan 18, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Elimi Hiç Bırakma Baba!

Sevgili okurlarım, bu ayki yazımın rotasını diğerlerinden biraz farklı bir yöne kırmak istedim. Kalemimi bu kez toplumun en küçük ama en derin birimi olan aileye, ailenin de sarsılmaz temel yapı taşına; yani baba figürüne çeviriyorum. Bu yazımda bir danışanın yaşam öyküsünde ortaya çıkan izleri ele alacağım.

Baba; kimimiz için fırtınalı bir denizde sığınılacak bir liman, kimimiz içinse bu beşerî dünyanın yükü altında yorulduğumuzda sırtımızı huzurla yasladığımız heybetli bir dağdır. O, evin çatısını sadece kiremitlerle değil; görünmez fedakarlıklarla, belki de kendi çocukluğunda tam anlamıyla tadamadığı o mahcup şefkatle ilmek ilmek ören gizli bir mimardır.

Çoğu baba, sevgisini süslü cümlelerle veya sıkı sarılmalarla dile getiremez; onun dili, çocukları için akıttığı alın teridir. Yorulmak nedir bilmeden, evlatlarını daima huzur ve refah içinde tutmak için ömrünü törpüleyen bir emekçidir o. Hayatın sert rüzgarlarına ve insafsız fırtınalarına karşı göğsünü siper eden, gölgesiyle ferahlatan sarsılmaz bir kalkan…

İki Hayat, Tek Bir Çınar: “Benden Önce ve Benden Sonra”

Baba figürü, her kalpte farklı bir renk bulur; tek bir tanıma sığmayacak kadar geniş bir aidiyet duygusudur o. Kimileri için kuralcı bir otorite, kimileri içinse neşeli bir oyun arkadaşıdır. Onun dünyasında ise baba figürü, zamanın ortadan ikiye bölündüğü bir hikâyeydi. Sanki babanın tanımı, ondan öncesi ve sonrası olarak iki zıt karakterin aynı bedende buluşması gibiydi.

Sözlerine “Ben onun biricik kızıydım; yanındayken korkunun semtime uğramadığı, her isteğimi çekinmeden fısıldayabildiğim o güvenli limanımdı. Ruhlarımız ve görünüşümüz o kadar benzerdi ki, sanki yıllar sonra dünyaya gelmiş bir ikiziydim. Yaz tatillerinde bile elini bırakmaz, işe onunla giderdim. Çalışmayı çok severdi; ya da belki de sadece bizim için çalışmayı sevmişti, bunu hiçbir zaman tam bilemedim”. Çocukluğunun puslu perdeleri arkasında bazı anıları silikleşse de o ‘beyefendiyle’ olan yol arkadaşlığı zihninin en parlak köşesinde asılı duruyordu.

Ancak bu yol arkadaşlığı, danışan henüz 14–15 yaşlarındayken, hayatın en sert virajında ansızın yön değiştirdi. Lise sınavına sadece iki hafta kala, bir iş kazasıyla gelen beyin kanaması, çocukluğunun o sarsılmaz kalesini bir anda sessizliğe bürüdü. O yaşlarda felç kalmanın, bir devin sessizliğe gömülmesinin ne demek olduğunu bilmiyordu. Şimdi ise hem edindiği mesleğin bilgisiyle hem de o günden bu yana geçen on senelik bir “hayat okulu” deneyimiyle bakıyordu dünyaya. Evet, babası tam on senedir, o eski hareketli günlerin aksine, sessiz ve vakur bir direnişle hayatlarında…

Yaşayan Bir Kayıp: Masadaki Boş Sandalye

Toplumda ‘kayıp’ dendiğinde akla gelen ilk durak her zaman ölümdür. Oysa onun hikâyesindeki kayıp, sessiz bir odada, bir yatağın beyaz çarşaflarında gizliydi. Babası hayattaydı, evdeydi; ama artık sadece oradaydı. Hiçbir mezuniyetinde yanında durup gururla bakamadı ona. Oysa o her adımı sanki o yanındaymış gibi atmış; “Eğer sağlıklı olsaydı bana böyle söylerdi, şöyle yapmamı isterdi.” diyerek yön vermiş geleceğine. Bu erken vedasız gidiş, o ve abilerini akranlarından çok önce olgunluğun kucağına bırakmış.

“Babamın hastalığını kabullenmek, fırtınalı bir denizde küreksiz kalmak gibiydi. Fakat tam o anda, mucizevi bir şey oldu: Benim bir anda dört tane babam oldu. Biri o yatakta sessizce direnen, gölgesi bile yeten çınardı; diğer üçü ise onun manevi yokluğunu hissetmemem için etrafımda dört dönen abilerim ve annemdi. Annem, babamın sustuğu yerden onun sesi oldu; abilerim ise onun kollarının uzanamadığı yere el uzattılar. Ben de bir an önce büyümek, o devasa yükün bir ucundan tutmak, onların omuzlarındaki yorgunluğu biraz olsun çalmak istedim.” dedi sürece ayak uydurmak için çocukluğundan vazgeçmiş bilmeden.

“Hayat bizi en hassas yerimizden sınadı ve biz ailece bu sınavdan birbirimize kenetlenerek geçtik. Aramızdaki bağ o kadar köklüydü ki, hiçbir fırtına bizi kökümüzden sökemedi. Benim için kayıp; bir cenaze töreni ya da toprağın soğukluğu değildi. Benim için gerçek kayıp; akşam yemeğinde masadaki o sandalyenin boş kalması, kapı zili çaldığında gelenin işten dönen babam olmayışıydı. Biz ölümü değil, bir devin sessizliğini yaşadık ama o sessizliğin içinde bile birbirimizin sesi olmayı başardık.” diyerek sözlerini tamamladı.

Belirsiz Kayıp: Vedası Olmayan Bir Araf

Psikolojide bu duruma ‘Belirsiz Kayıp’ denir. Bu, bir insanın fiziksel olarak yanınızda olduğu ancak psikolojik olarak ulaşılmaz hale geldiği, sınırları çizilemeyen puslu bir yas sürecidir. Adeta sonu görünmeyen, sisli bir yolda yürümek gibidir bu durum… Ortada veda edebileceğin bir mezar taşı yoktur; bu yüzden zihniniz sürekli bir arafta asılı kalır. Hayatın aktığının farkındasınızdır, ayaklarınız dünyaya basar ama aklınız hep o sessiz odadaki yatağın başucunda nöbet tutar.

Toplum, kaybı genellikle sadece ölümle eşdeğer tutar. Oysa bir çocuk zihni için baba rolünün, o sarsılmaz güven kalesinin bir anda sessizliğe gömülmesi, en az ölüm kadar yıkıcı bir fırtınadır. Bizimki; her gün yeniden başlayan, her gün tazelenen ama adı bir türlü konulamayan sessiz bir yasın hikâyesidir.

Bu on yıllık uzun yolculukta öğrenilen büyük gerçek ise şuydu: Şükretmek, yas tutmaya engel değildir. Babasının hâlâ nefes almasına kalpten şükrederken, bir yandan da kaybettiği o ‘babalıkla’ anılarının, yarım kalan sohbetlerin ve gelecekteki eksikliğinin yasını tutmak onun en doğal hakkıydı. İnsan, aynı anda hem nefes aldığı için mutlu olup hem de yaşayamadıkları için kederlenebiliyormuş.

Zamanın Ötesindeki Dağ

Bu on yıllık hikâyeyi ne bir güne sığdırmam mümkün ne de tek bir yazıya… Ardında, anlatılması yıllar sürecek uzun soluklu bir geçmiş vardı. Gözlerinin önünde eriyip giden bir babanın hüznü, her nerede olursa olsun aklının hep o sessiz evde kalışının ağırlığı vardı. Kimseyle dertleşmeden, belki de gençliğini bir ‘bilinmezliğin’ içinde eriterek geçmiş yılları. “Çözümü olmayan, devasa bir sessizlikle büyüdüm” Bu sözü, içimde uzun süre yankılanan bir çan gibi beni derinden sarstı.

Yazımın sonuna gelmişken, belki sizin de zihninizin bir köşesinde yankılanır diye danışanın son sözlerini paylaşmak istiyorum: Her insan, sayfaları ağır ağır açılan büyük bir hikâyedir; her hikâye ise derinlerde saklı bir travma veya bir izdir… “Bu süreç bana hayata dair en keskin dersleri de verdi: Kimin yanımızda olduğunu, kimin duygularının gerçek, kiminkilerin ise sadece birer maske olduğunu şaşırarak öğrendim. Geriye baktığımda; evet, ailecek çok sarsıldık ama o on sene önceki küçük kız çocuğuna minnettarım. Onun direnci ve o günlerdeki cesareti sayesinde ben bugün olduğum kişiyim. Babamız belki sadece fiziken elimizi tutmayı bıraktı ama ruhu hâlâ sımsıkı elimizde… O hâlâ arkamızda dağ gibi durmaya devam ediyor. Biliyorum, o çok korktuğum gün bir gün elbet gelecek; o yatak bomboş kalacak, fiziksel varlığı da aramızdan ayrılacak. Ama şunu artık çok iyi biliyorum: Babam, o gün gelse bile benim elimi hiç bırakmayacak. Onun sessiz gölgesi, ömrüm boyunca yolumu aydınlatmaya devam edecek.”

Aylar sonra o acı haber, kapıyı çalmadan içeri giren bir rüzgâr gibi gelmişti. Danışanım bana şöyle yazdı:

“O gün geldi…

O yatak boş, o oda boş, ev bomboş. Duvarların sesi değişti sanki; sessizlik artık daha ağır. İnsanın babasının olması ne büyük bir lütufmuş. Sadece nefes alıyordu, konuşamıyorduk belki ama gözlerine bakmak; köklerimin toprağa tutunduğunu hissetmek gibiydi. Onu öpmek, sımsıkı sarılmak… Meğer bir dağa yaslanmak, fırtınada sığınılacak bir liman bulmakmış. Şimdi o dağ toprağa karıştı.

Ev, çatısı duran ama gölgesi eksik bir yapı gibi. Artık o metanet dolu hissi yalnızca rüyalarımın ince perdesinde tadabiliyorum. Babamın bedeni bu dünyadan gitmiş olabilir; ama o hâlâ arkamda bir dağ gibi, bahçemde gölge veren bir çınar gibi, içimde yankılanan bir dua gibi duruyor.”

Büşra Nur Büyükbezci
Büşra Nur Büyükbezci
Ben Büşra Nur Büyükbezci, psikoloji lisans eğitimimin son yılındayım. Gelişim psikolojisi ve çocuk-ergen psikolojisi alanlarına özel bir ilgi duyuyorum. Duygu odaklı terapi ve sanat terapisi üzerine aldığım eğitimler sayesinde, duyguların ifadesi ve anlamlandırılması konusunda derinleşmeye çalışıyorum. Yazılarımda çoğunlukla yaşamın içinden kaygılara, insan olmanın kırılgan yanlarına ve içsel dünyamıza dokunuyorum. Daha önce bireysel olarak yazdığım metinlerle çeşitli yarışmalarda dereceler aldım. Psikolojiyi sadece bir bilim dalı değil, aynı zamanda insan ruhuna açılan bir kapı olarak görüyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar