Hayatımız içerisindeki ilişkilerimizde karşı tarafla aramızda açık, saf, güvenli bir ilişki bekleriz. Ve kurduğumuz bu ilişkileri başlangıçta açık ve net bir biçimde kurmak isteriz. Bu aşamada arada henüz söylenmemiş sözler, paylaşılmamış duygular yoktur. Sadece saf ve masum bir sevgi vardır. Henüz söylenmemiş sözler ve duygulardan ötürü hayal kırıklığına uğramamış bir sevgidir bu.
Ve açık ve net bir ilişki kurmak sadece söylenmek istenen sözleri dile getirmek değil aynı zamanda hissedilen duyguların da söylenebilmesidir. İlişki bu şekilde olduğunda iki kişi arasında sevginin özde olduğu sağlam ve güçlü temele dayanan görünmez bir bağ kurulur.
Geçmişin Yükü ve Metaforlar
Türkiye’yi ve dünyayı kasıp kavuran bu hikâyede ise geçmişten gelen bir sır yaşanması mümkünken yaşanamayan hayatları etkiliyor. Sadece sırrı saklayanları değil o hayatların içerisinde sevgiyle, güvenle, saflıkla yaşanması gereken ilişkileri de etkiliyor.
Bir tanıtım filmiyle hayatımıza giren bu hikâyede ise dağ ve deniz, hem coğrafyası hem de hikâyenin içindeki yeri açısından önemli bir nitelik taşıyor. Esme, yılların getirdiği yükü denize haykırırken, Adil ise dağlara haykırıyor. Dağ ve denizin çarpıştığı yerde, Karadeniz’de geçen bu hikâyenin temelini oluşturan ve birçok hayatı etkileyen büyük sır, tanıtım filminde Esme’nin avucunda tuttuğu kolyenin içerisinde yer alıyor. Adil ise Esme’den bu kolyeyi alabilmek, sırrı öğrenebilmek için bir dağın tepesinde yer alan Sümela Manastırında Esme’yi kovalıyor. Esme ise Adil’in sırrı öğrenememesi için kolyeyi suya fırlatıyor.
İşte o su aslında deniz metaforu ile büyük sırrı yıllarca saklıyor. Ve yıllar sonra Esme’nin hayatında önemli bir yeri olan, birlikte büyüdüğü Oruç ile sır, güvende oluyor. Abla kardeş olarak birlikte büyüdüğü Oruç, sırrı saklayabilmesi için ablası Esme’ye destek oluyor.
Engeller ve Kayıp Hayatlar
Ve hikâyenin başlaması ise şöyle gerçekleşiyor. Geçmişte birbirlerine saf, masum bir sevgiyle bağlanan Adil ve Esme birlikte kurdukları hayallerin peşinden gitmek için adım atarlar. Ve Esme bu yolculukta Adil’e ikisini ilgilendiren sırrını söyleyeceği sırada onların birlikte olmasını istemeyen kişilerin engelleriyle karşılaşırlar. Bu engeller sebebiyle Adil hapse girerken Esme istemediği biriyle evlenmek durumunda kalır.
Esme’nin Adil’e söyleyeceği o önemli sır ise bir kızları olacağıdır. Fakat Esme bu sırrı hiçbir zaman Adil’e söyleyememenin yükünü taşırken bu yükle birlikte bebeğini doğurduğu zaman onun öldüğünü öğrenmesi ve bunu söyleyememesinin yükünü de taşımak zorunda kalır.
Aleyna’dan Eleni’ye: Kimlik Arayışı
Vicdan azabı, pişmanlık, öfke, kalp kırıklıklarıyla geçen 20 yılın sonunda Yunanlı genç bir kız gerçek anne ve babasını bulabilmek için asıl memleketine, Trabzon’a gelir. Ve o kız aslında Adil ve Esmenin hiç ölmediği, anlamı parlayan ışık olan Aleyna ismini vermek istedikleri, Adil ve Esmenin kavuşamaması için bir Yunan ailesine verildiği ve ismi parlayan ışık anlamına gelen Eleni Miryano’dur.
Hikâyede işlenen isimlerin de karakterlerin hayatları için psikolojik etkileri vardır. Ve bu anlamda Aleyna ismi Adil ve Esme için aslında umut ettikleri hayatı ve yarım kalan hayallerini simgeler. Ancak bu isim hiçbir zaman yüksek sesle söylenemez. Söylenemeyen sözler gibi, verilmek istenen isim de yarım kalır.
Kızlarının başka bir aileye verildiğinde adının Eleni olması ise şunu düşündürür: Sanki söylenemeyen Aleyna ismi, başka bir dilde ve başka bir hayatın içinde varlığını sürdürmüştür. İsim değişmiştir; fakat taşıdığı anlam kaybolmamıştır. Bazen yollar ayrılır, isimler değişir, hayatlar başka yönlere savrulur. Ancak bastırılan gerçekler ve ertelenen yüzleşmeler, zamanla başka bir biçimde kendini gösterir. Eleni’nin yolculuğu yalnızca gerçek ailesini arayışı değil; aynı zamanda geçmişte söylenemeyenlerin, gizli kalanların ve yarım bırakılanların da gün yüzüne çıkma çabasıdır.
Kökler ve Aidiyet Duygusu
Köklerini, ailesini aramak için Trabzon’a gelen Eleni’yi, geldiği köyde başlarda kimse istemez. Fakat bu köyde onu isteyenler de vardır. Tanıştığı kişiler içinde zamanla bu köyde onu kabul eden ve bağ kuran kişiler de olur. Esme ve Adil ile kurulan ilişki, ilk anda açık, saf ve masum bir sevgiye dayanır; anne–kız ve baba–kız bağında güven ve şefkat hissi ön plandadır. Oruç ile yaşanan aşkta da benzer şekilde açıklık ve duygusal yakınlık üzerine kuruludur. Eleni, bu ilişkilerde aidiyet duygusu ve sevgi duygusunu ilk kez bütünlüklü biçimde deneyimler.
Esme’nin kızının Eleni olmasını öğrenmesi ile yarım kalan Adil ve Esme hikayesi yeniden canlanmaya başlar. Adil’e sırı söylemez ve bu sırrı Oruç ile saklar. Saklanan bu sır hikâyede birçok hayatı olumsuz yönde etkilemektedir. Fakat Esme ve Eleni, Esme ve Adil, Eleni ve Oruç arasındaki ilişkileri daha çok olumsuz etkilemektedir.
Sırrın İlişkiler Üzerindeki Etkisi
Esme’nin yıllar sonra yeniden bir araya geldiği Adil ile, aralarındaki bağ güçlenmeye başlamıştır. Fakat Adil’den bu sırrı sakladığı için güçlenen bu bağ zayıflamaya başlar. İlişkide Adil güvensizlik, hayal kırıklığı hissetmeye; Esme ise söyleyemediği gerçeğin suçluluğunu, pişmanlığını ve öfkesini yaşamaya başlar. Suçluluk ve pişmanlığı kendisi için yaşarken öfkesini hem kendine hem de gerçeği söyleyememesine sebep olanlara yaşar.
Esme, öldüğü sandığı kızının yıllarca yasını tutmuşken kızının ölmediğini ve Eleni olduğunu öğrenmesiyle huzur ve mutluluk hissetmeye başlar. Fakat gerçeği kızına söyleyememesi ise geçmişinden getirdiği, kızıyla olan travmatik ayrılığın tetiklenmesine, kızına karşı suçluluk duygusunun yaşanmasına sebep olur. Her ne kadar kızıyla yan yana olsa da sırrı söyleyememesinden dolayı tam bir kavuşma yoktur. Bu da annelik bağının yasının tutulamamasına sebep olur. Bastırılan bu duygular ise Esme’de vicdan azabı oluşmasına yol açar.
Eleni’de ise annesi olarak hissettiği Esme’ye içinden “anne” demişken bir boşluk hissi, yeni geldiği bu yerde bir güvensizlik hissi oluşmasına sebep olur. Köklerini aramak için geldiği bu yerde aidiyet duygusunun eksikliğini yaşamaya başlar.
Aşkın ve Sadakatin Sınavı
Eleni ve Oruç arasındaki ilişkide ise, güçlü bir aşkın yanı sıra geçmişten taşınan bir eksikliğin izleri de vardır. Eleni, kimliğine dair bilmediği parçalar nedeniyle sevgiye tutunma ihtiyacı hissederken, Oruç bu eksikliği fark ederek onun yükünü paylaşmaya çalışır. Bu durum aşkı derinleştirirken aynı zamanda kırılgan hâle getirir. Sır çözülmedikçe, sevgi iyileştirici olduğu kadar yorucu bir bağa dönüşmeye başlar.
Peki dağ ve denizin çarpıştığı yerde sevdiğiyle savdaluk etmek isteyip etmemesi gerektiğini düşünen Karadeniz’in hırçın kızı ile Koçari’nin hoyrat delikanlısının arasındaki ilişkide sırrı saklayan Esme, ilişkideki sorumluluğunu üstlenip, bütün cesaretini toplayıp o sırrı söyleyerek duygusal yüklerinden kurtulabilecek mi?
Peki ya Oruç, ablası bildiği Esme’nin sırrını saklarken, sevdiği kızın annesini söyleyemezken Eleni’ye karşı duyduğu vicdan azabı ile savaşında galip gelebilecek mi? Belkide saf, masum, açık şekilde başlayan Adil-Esme, Eleni-Esme ve Oruç-Eleni arasındaki ilişkilerde saklanan sırrın sebep olduğu karanlığı Eleni karakteri ışığıyla aydınlatmayı, herkesin yönünü bulmasını sağlayacaktır.
Sonuç: Biriken Duyguların Taşması
Bu hikâye bize şunu gösteriyor ki tek bir sır, ilişkilerde yalnızca saklayanları değil, onu öğrenmek isteyenleri de yaralamaya başlar. Yaralananlar, zamanla yalnızlığa çekilir; taşıdıkları duygusal yüklerle sessiz bir savaşa girer. Bu savaş uzadıkça sabır incelir. Söylenemeyen sözler, paylaşılamayan duygular kalbe de bünyeye de ağır gelmeye başlar; işte bu biriken, dile gelmeyen yük efkâr olur. Ve sonunda, duygular birikir; sabır, sırrın saklandığı o denizde taşar.
Tıpkı hikâyede dediği gibi “Efkarum kara bulut. Karşu daği aşacak. Söylesem sırlarumu ha bu deniz taşacak.”


