Bir çocuk üzgün olduğunda her zaman ağlamaz. Korktuğunda her zaman “korkuyorum” demez. Bir ergen kendini yalnız hissettiğinde bunu her zaman anlatmak yerine odasına kapanabilir.
Bazen bir çocuğun anlatamadığı şey, davranışlarında kendini gösterir.
Bir anda değişen uyku düzeni, eskisinden daha fazla öfkelenmek, derslere ilgisini kaybetmek, arkadaşlarından uzaklaşmak, sürekli telefonla vakit geçirmek ya da “bir şeyim yok” diyerek konuşmayı reddetmek… Yetişkinler için yalnızca bir davranış değişikliği gibi görünen bu durumlar, çocuk için anlatılması zor bir duygunun dışa vurumu olabilir.
Çünkü çocuklar her zaman yaşadıkları duyguları kelimelere dökebilecek yaşta değildir. Bazen hissettiklerini anlamlandıramazlar, bazen anlatmaya çekinirler, bazen de anlatsalar bile anlaşılmayacaklarını düşünürler.
Ve tam da bu noktada davranışlar konuşmaya başlar.
“Neden böyle yapıyor?” yerine “Acaba ne yaşıyor?” diyebilmek
Çocukların davranışları çoğu zaman yetişkinler tarafından yalnızca sonuç üzerinden değerlendirilir.
“Çok sinirli.” “Ders çalışmıyor.” “Bizi hiç dinlemiyor.” “Çok içine kapandı.” “Eskiden böyle değildi.”
Oysa davranışın kendisine bakmak kadar, o davranışın ne anlatmaya çalıştığına bakmak da önemlidir.
Bir çocuk sürekli öfkeleniyorsa belki de yalnızca “huysuz” değildir. Kendini ifade etmekte zorlanıyor olabilir. Bir ergen odasından çıkmak istemiyorsa bu yalnızca ailesinden uzaklaşmak istediği anlamına gelmeyebilir. Yaşadığı bir duyguyla baş etmek için kendine bir alan oluşturmaya çalışıyor olabilir.
Elbette her davranış değişikliğinin altında mutlaka psikolojik bir problem olduğunu söylemek doğru değildir. Çocuklar da yetişkinler gibi yorulur, sıkılır, öfkelenir, hata yapar ve zaman zaman yalnız kalmak ister.
Ancak davranışta belirgin ve süreklilik gösteren bir değişiklik olduğunda, onu hemen etiketlemek yerine anlamaya çalışmak çocuğa açılan önemli bir kapı olabilir.
Bazen bir çocuğun ihtiyacı, davranışının düzeltilmesinden önce duyulabilmektir.
Çocuklar en çok anlaşılmadıklarında susabilir
Bir çocuğun “Ben üzgünüm.” demesi her zaman kolay değildir.
Çünkü çocuk, üzüntüsünün nedenini kendisi bile tam olarak bilmiyor olabilir.
Belki okulda arkadaşlarıyla bir problem yaşamıştır. Belki bir başarısızlık onu düşündüğümüzden daha fazla etkilemiştir. Belki evde yaşanan bir değişiklikten endişeleniyordur. Belki de uzun zamandır kendisini diğer çocuklarla kıyaslıyor ve yeterince iyi olmadığını düşünüyordur.
Bunların hiçbirini anlatmak yerine yalnızca “İstemiyorum.” diyebilir.
Bir yetişkin için bu cümle bir inatlaşma gibi görünebilir.
Çocuk içinse bazen “Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum.” anlamına gelebilir.
Bu nedenle çocukla kurulan iletişimde yalnızca doğru soruları sormak değil, cevabı gerçekten dinleyebilmek de önemlidir.
“Bugün okul nasıldı?” sorusuna “İyi.” cevabı geldiğinde konuşmayı orada bitirmek yerine bazen daha küçük bir kapı açmak gerekir.
“Bugün seni en çok ne güldürdü?” “Bugün canını sıkan bir şey oldu mu?” “Son zamanlarda seni düşündüren bir şey var mı?”
Bazen çocuk doğrudan anlatmaz.
Ama anlatabileceğini hissettiği bir ortam oluştuğunda, kelimeler zamanla kendiliğinden gelebilir.
Ergenlikte sessizlik biraz daha farklı konuşur
Ergenlik dönemi, çocuğun ailesinden tamamen uzaklaştığı bir dönem değildir. Ancak kendi kimliğini oluşturmaya başladığı, bağımsızlığını keşfettiği ve “Ben kimim?” sorusunu daha fazla sormaya başladığı bir dönemdir.
Bu dönemde odasına kapanmak, ailesiyle daha az konuşmak veya bazı konuları arkadaşlarıyla paylaşmayı tercih etmek tek başına bir sorun göstergesi değildir.
Bazen ergen yalnızca kendi alanına ihtiyaç duyar.
Fakat burada önemli olan, mesafe ile kopuş arasındaki farkı görebilmektir.
Bir ergenin yalnız kalmak istemesi başka, kendisini herkesten tamamen çekmesi başkadır.
Daha önce severek yaptığı şeylere karşı ilgisini kaybetmesi, arkadaş ilişkilerinden uzaklaşması, uyku ve yeme düzeninde belirgin değişiklikler yaşaması, yoğun öfke ya da umutsuzluk göstermesi gibi durumlar ise daha dikkatli değerlendirilmesi gereken işaretler olabilir.
Burada amaç çocuğu sürekli kontrol etmek değil; onun hayatındaki değişimleri fark edebilecek kadar yanında olmaktır.
Çünkü bazen “Neden bizimle konuşmuyorsun?” sorusu çocuğu daha da uzaklaştırabilir.
Bunun yerine,
“Konuşmak istemediğin bir şey varsa buna saygı duyarım. Ama ne zaman istersen seni dinlemek için buradayım.”
demek, çocuğa önemli bir mesaj verir:
“Seni zorlamıyorum ama seni yalnız da bırakmıyorum.”
Her davranışı düzeltmeye çalışmak yerine bazen yanında kalmak gerekir
Yetişkinler olarak çocukların üzülmesini, korkmasını, başarısız olmasını ya da hayal kırıklığı yaşamasını istemeyiz.
Onları korumaya çalışırız.
Fakat bazen korumak adına onların yaşadığı duyguyu hemen ortadan kaldırmaya çalışabiliriz.
“Üzülme.” “Bunda ağlanacak ne var?” “Takma kafana.” “Sen daha çocuksun, bunları düşünme.”
İyi niyetle söylenen bu cümleler çocuğun yaşadığı duyguyu küçümsemesine neden olabilir.
Oysa bazen çocuğun ihtiyacı çözüm değil, önce anlaşılmaktır.
“Bunun seni gerçekten üzdüğünü görüyorum.”
demek, problemi hemen ortadan kaldırmaz.
Ama çocuk için yalnız olmadığını hissettirebilir.
Duyguları kabul etmek, her davranışı onaylamak anlamına gelmez. Bir çocuğa öfkelenmesinin anlaşılır olduğunu söylemek, öfkelendiğinde başkasına zarar vermesini kabul etmek değildir.
Çocuğa hem duygusunun hem de davranışının farklı şeyler olduğunu öğretmek, onun kendi iç dünyasını tanımasına yardımcı olur.
Çocukların hatırladığı şey bazen söylediğimiz cümle değil, hissettirdiğimiz duygudur.
Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan her olay yıllar sonra aynı ayrıntılarıyla hatırlanmayabilir.
Ama bazı duygular kalabilir.
Bir çocuğun zorlandığı bir dönemde yanında olan yetişkin… Onu yargılamadan dinleyen bir öğretmen… Başarısız olduğunda sevgisinin değişmediğini hissettiren bir anne ya da baba…
Bunlar çocuğun dünyasında düşündüğümüzden daha büyük bir yer kaplayabilir.
Çünkü çocuk yalnızca kendisi hakkında değil, dünya hakkında da bir şeyler öğrenir.
“Düştüğümde yanımda biri olur mu?” “Hata yaptığımda hâlâ sevilebilir miyim?” “Üzüldüğümde duygularımı anlatabilir miyim?” “Olduğum kişiyle kabul ediliyor muyum?”
Bu soruların cevapları bazen uzun konuşmalarla değil, günlük hayatın küçük anlarıyla verilir.
Birlikte yenilen bir yemek, yatmadan önce edilen kısa bir sohbet, okuldan dönüşte sorulan içten bir soru, çocuğun anlattığı küçük bir olayı gerçekten dinlemek…
Bunlar çok sıradan görünebilir.
Ama çocuk için güven duygusunun temelleri çoğu zaman tam da bu sıradan anlarda oluşur.
Peki çocuk sustuğunda ne yapmalıyız?
Her sessizliği çözmeye çalışmak yerine önce o sessizliğe alan açabiliriz.
Çocuğu etiketlemek yerine davranışındaki değişimi fark edebiliriz.
Sürekli “Neden böyle yapıyorsun?” diye sormak yerine bazen “Seni anlamak istiyorum.” diyebiliriz.
Ve en önemlisi, çocuğun yaşadığı her duyguyu hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine o duygunun yanında kalmayı öğrenebiliriz.
Çünkü çocukların her zaman güçlü görünmeye ihtiyacı yoktur.
Bazen korkabilirler. Bazen başarısız olabilirler. Bazen öfkelenebilirler. Bazen hiçbir şey söylemek istemeyebilirler.
Önemli olan, bütün bunları yaşarken kendilerini yalnız hissetmemeleridir.
Çocuğun davranışının arkasındaki duyguyu görebildiğimizde, yalnızca bir davranışı anlamış olmayız. Onun dünyasına biraz daha yaklaşmış oluruz.
Belki de çocuk psikolojisinde en önemli sorulardan biri şudur:
“Bu çocuk neden böyle davranıyor?” değil, “Bu çocuk bize ne anlatmaya çalışıyor?”
Çünkü bazen çocuklar konuşmaz.
Ama bu, anlatacak hiçbir şeyleri olmadığı anlamına gelmez.
Bazen en sessiz çocuk, en çok duyulmaya ihtiyaç duyan çocuktur.


