“Bu neden hep benim başıma geliyor?”
Hayatımızın farklı dönemlerinde çoğumuz bu cümleyi en az bir kez kurmuşuzdur. Farklı insanlar, farklı ortamlar, farklı şehirler… Ama benzer hayal kırıklıkları. Sanki görünmez bir senaryo, biz fark etmeden tekrar tekrar sahnelenir. İlişkiler değişir ama his aynı kalır. İş ortamı değişir ama yetersizlik duygusu peşimizi bırakmaz. Peki gerçekten şanssız mıyız, yoksa zihnimizin yazdığı bir hikâyenin içinde mi yaşıyoruz?
Psikoloji literatüründe bu durum tekrarlayan örüntüler olarak adlandırılır. Psikodinamik yaklaşımın kurucusu Sigmund Freud, bireyin bilinçdışı çatışmalarının ve çocukluk deneyimlerinin yetişkinlikteki ilişki seçimlerini etkilediğini vurgular. Freud’un “tekrar zorlantısı” kavramı, kişinin geçmişte çözülmemiş bir deneyimi farklı kişiler ve durumlar üzerinden yeniden üretme eğilimini açıklar. Kişi bilinçli olarak acı istemez; ancak zihin, yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlamak ister.
Bağlanma kuramıyla tanınan John Bowlby ise erken dönem bakım veren ilişkilerinin, bireyin dünyaya dair temel güven duygusunu ve kendilik algısını şekillendirdiğini belirtir. Çocuklukta kurulan bağlanma stilleri, yetişkinlikteki romantik ilişkilerden arkadaşlıklara kadar birçok alanda etkisini sürdürür. Kaygılı bağlanan bir kişi, terk edilme korkusuyla aşırı yakınlık arayabilir; kaçıngan bağlanan biri ise duygusal mesafeyi güvenli bulabilir.
Çocukken deneyimlediğimiz duygusal atmosfer, zihnimizde “ilişki haritaları” oluşturur. Eğer bir çocuk sık sık eleştirilmişse, yetişkin olduğunda da eleştiriye karşı aşırı hassas olabilir. Eğer duyguları görmezden gelinmişse, ileride duygusal olarak mesafeli insanlara çekilebilir. Çünkü zihin, tanıdık olanı güvenli sanır. Tanıdık olan her zaman sağlıklı değildir; ama öngörülebilirdir.
Bu noktada bilişsel kuramın öncülerinden Aaron T. Beck’in vurguladığı “temel inançlar” kavramı devreye girer. “Yeterli değilim”, “Sevilmeye layık değilim” ya da “İnsanlara güvenilmez” gibi erken dönemde oluşan şemalar, yetişkinlikte olayları yorumlama biçimimizi belirler. Zihin, sahip olduğu inancı doğrulayan kanıtları seçer; çelişen bilgileri ise görmezden gelme eğilimindedir. Böylece kişi, aslında kendi filtresinden geçen bir gerçeklik algısı içinde yaşamaya başlar.
Örneğin, bir toplantıda fikir sunan bir çalışanı düşünelim. Sunum sonrası yöneticisi üç olumlu geri bildirim, bir de geliştirilmesi gereken nokta söyler. Eğer kişinin temel inancı “Başarısızım” ise, zihni yalnızca eleştiriyi büyütecek; olumlu geri bildirimleri ise küçültecektir. Günün sonunda yaşadığı duygu, gerçek performansından çok içsel inancının bir yansıması olacaktır.
Tekrarlayan örüntüler yalnızca ilişkilerde değil, duygusal tepkilerde de ortaya çıkar. Küçük bir eleştiriye yoğun öfke, basit bir mesaja gecikmeli cevap verildiğinde aşırı kaygı ya da sıradan bir hatada derin utanç… Bu tepkiler çoğu zaman bugünün koşullarına değil, geçmişte biriken duygulara aittir. Adeta geçmiş, bugünün içine sızar.
Peki Bu Döngü Nasıl Kırılır?
İlk adım farkındalıktır. “Ben neden hep böyle hissediyorum?” sorusu, yargılayıcı değil keşfetmeye açık bir tonla sorulduğunda dönüştürücü olabilir. Çünkü duygu, bastırıldıkça güçlenir; anlaşıldıkça sakinleşir. Kişi, bugünkü tepkisinin geçmişte hangi deneyime benzediğini fark ettiğinde, otomatik pilottan çıkmaya başlar.
İkinci adım, duyguyla temas kurabilmektir. Çoğu insan ya duygularını bastırır ya da onların içinde kaybolur. Oysa sağlıklı olan, duyguyu fark etmek, isimlendirmek ve geçici olduğunu hatırlamaktır. “Şu an yoğun bir reddedilme korkusu hissediyorum” diyebilmek, o duygunun tüm kimliği ele geçirmesini engeller.
Üçüncü adım ise yeni deneyimler yaratmaktır. Beyin plastiktir; yani değişebilir. Güvenli bir ilişkide ihtiyaçların görülmesi, bir iş ortamında takdir edilmek ya da bir sınır koyma denemesinde olumsuz bir sonuç yaşamamaz… Tüm bunlar zihindeki eski kayıtların yanına yeni kayıtlar ekler. Zamanla eski hikâye tek gerçek olmaktan çıkar.
Elbette bu süreç cesaret ister. Çünkü alışılmış olan, aynı zamanda konfor alanıdır. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Ancak gelişim tam da bu belirsizlikte saklıdır. Kendi hikâyemizin yazarı olabilmek için önce hangi cümleleri otomatik yazdığımızı fark etmemiz gerekir.
Belki de mesele, başımıza gelenleri değiştirmekten önce, onlara yüklediğimiz anlamı değiştirmektir. Çünkü deneyimler kadar, o deneyimlere verdiğimiz yorumlar da kimliğimizi şekillendirir.
Bir dahaki sefere kendinizi “Yine aynı şey oldu” derken yakaladığınızda durun. Derin bir nefes alın ve sorun: Bu gerçekten bugünün hikâyesi mi, yoksa geçmişten tanıdık bir senaryo mu?
Belki de hayat, tekrar eden bir kader değil; fark edilmeyi bekleyen bir örüntüdür. Ve farkındalık, o örüntünün çözülmeye başladığı yerdir.


