Narsistik kişilik bozukluğu nedir, hiç düşündünüz mü? Narsistik kişilik bozukluğu; bireyin kendisini aşırı derecede önemli görmesi, sürekli olarak başkalarından hayranlık ve onay beklemesi ve kendisini “özel” ya da ayrıcalıklı olarak algılamasıyla karakterize edilen bir kişilik örüntüsüdür. Bu kişiler çoğu zaman kendi çıkarları doğrultusunda başkalarını yönlendirme ya da manipüle etme eğiliminde olabilir ve empati kurmakta zorlanırlar. Dışarıdan bakıldığında özgüvenli ve güçlü bir duruş sergiliyor gibi görünseler de, bu yapının altında çoğu zaman kırılgan bir benlik algısı ve yetersizlik duyguları bulunur. Bu içsel kırılganlık, kıskançlık, eleştiriye karşı aşırı hassasiyet ve sürekli onay arayışıyla kendini gösterebilir. Tüm bu özellikler, bireyin sosyal ilişkilerini sürdürülebilir olmaktan çıkarır ve hem kendisi hem de çevresi için çeşitli zorluklara yol açar (American Psychiatric Association, 2013).
Neden Bir Narsisti Mutlu Edemezsin? Bir narsisti mutlu etmeye çalışmak, baştan kaybedilmiş bir denklemi çözmeye benzer. Ne yaparsan yap, bir süre sonra yine eksik kalan bir şey olacaktır. Bunun nedeni senin yetersiz olman değildir; sorun, narsistik yapının doğasında yatar. Narsistik özelliklere sahip bireyler için dış dünyadan gelen onay, bir ihtiyaçtan çok bir bağımlılık gibidir. Ancak bu onay kalıcı bir doyum sağlamaz. Kısa süreli bir rahatlama yaratır, ardından yeniden daha fazlasına ihtiyaç duyulur. Bu yüzden ilişki, zamanla bir “yetmezlik döngüsüne” dönüşür. Sen daha çok verdikçe, beklenti de artar. Sen daha çok uyum sağladıkça, sınırlar daha da genişler. Ve bir noktadan sonra kişi şunu fark eder: Ne yaparsam yapayım, yetmiyor.
Bu döngünün en zorlayıcı tarafı ise şudur: Zamanla insan karşısındaki kişiyi değil, kendini düzeltmeye çalışmaya başlar. Daha anlayışlı olmaya, daha sabırlı davranmaya, daha “iyi” olmaya çalışır. Ama aslında çözmeye çalıştığı şey, kendi davranışları değil; karşı tarafın doyumsuz ihtiyaçlarıdır. Ve bu ihtiyaçlar, ne kadar karşılanırsa karşılansın, tamamen tatmin olmaz. Çünkü mesele senin ne yaptığın değil, onun hiçbir zaman yeterince doyamayan ihtiyacıdır.
Bununla birlikte, onların istediklerini yaptığında bir anda her şey değişir. Sen dünyanın en iyi arkadaşı, en iyi partneri ya da en “hayırlı” evladı olursun. Hayatındaki yerin adeta 180 derece döner. Çünkü o an onların ihtiyacını karşılamışsındır. Ama bu durum kalıcı değildir. İhtiyaç karşılanmadığında ise tablo tamamen tersine döner. Bir anda değersizleşirsin. Yetersiz, işe yaramaz ya da “hiçbir şey yapmayan” biri olarak görülürsün. Hatta çoğu zaman başkalarının neler yaptığı anlatılarak senin eksik olduğun ima edilir. Bu da ilişkiyi sağlıklı bir bağdan çok, koşullu bir kabul hâline getirir. Sevilmek ya da değer görmek, kim olduğuna değil; ne kadar karşıladığına bağlıdır.
Bir de işin ironik bir tarafı vardır: Sen onların ihtiyacını karşıladığında evet, kısa bir takdir ya da sevgi sözü duyabilirsin. Ama bu çoğu zaman kısa sürer. Konu tekrar kendilerine döner. Ve sen, onların sana söylediği birkaç cümlelik takdir için; uzun uzun, abartılı bir şekilde onları onaylamak zorunda kalırsın. Yani dengeler hiçbir zaman eşit değildir. Verilen ile beklenen arasında her zaman görünmez bir fark vardır. Ve belki de tam bu noktada şu soru ortaya çıkar: Bu ilişkide gerçekten kim görülüyor?
Karşı Taraf Ne Hisseder? Karşı taraf çoğu zaman kendini yetersiz hisseder. Sanki bir maraton koşuyorsundur ama bitiş çizgisi sürekli ileri alınır. Üstelik ne zaman, neden değiştiğini de anlayamazsın. Bir mantığı yoktur, bir açıklaması yoktur. Bir süre sonra şunu fark edersin: Aslında hiçbir zaman yetmeyeceksin. Buna rağmen durmazsın. Çabalamaya devam edersin. Daha fazla açıklamaya, kendini anlatmaya, hatalarını düzeltmeye çalışırsın. Ama çoğu zaman karşında seni anlamaya çalışan biri değil; bir infaz memurunun karşısındasındır. Sürekli savunma yapmak zorundasındır. Ve ne söylersen söyle, yeterli bulunmaz.
Bu durum zamanla insanın kendilik algısını aşındırır. Kişi yalnızca ilişkiyi değil, kendisini de sorgulamaya başlar: “Ben gerçekten bu kadar yetersiz miyim?” “Bir şeyi yanlış mı yapıyorum?” Ve belki de en zor olan şudur: Kendi gerçeğinden şüphe etmeye başlamak. Bazen de kafalarına bir şey takılır. Kendileri yapamıyorsa, siz yapana kadar bunu tekrar tekrar gündeme getirirler. Aynı konuya dönülür, aynı beklenti hatırlatılır. Bu durum yorucu bir baskıya dönüşür. Bir süre sonra sadece davranışlarını değil, enerjini de tükettiğini fark edersin. Sanki içindeki motivasyon yavaş yavaş çekilir. Çünkü bu ilişkide beklenti tek yönlüdür. Sürekli vermen beklenir: ilgi, zaman, anlayış, onay… Ama karşılığında aldığın şey çoğu zaman ya çok azdır ya da geçicidir.
Onlar sürekli takdir edilmek, onaylanmak ve “yeterince iyi” hissettirilmek isterler. Ama senin ihtiyaçların çoğu zaman görünmez kalır. Bu da insanda çok tanıdık bir his yaratır: Sürekli veriyorum ama asla gerçekten bir şey almıyorum. Oysa sağlıklı insan ilişkileri, alma ve verme dengesi üzerine kurulur. Karşılıklı bir akış vardır. Sadece bir tarafın sürekli verdiği, diğerinin ise sürekli aldığı bir yapı, ilişki olmaktan çıkar; bir yük hâline gelir.
Tek İstisna: Onun İstediğini Yaparsan Her Şey Değişir mi? Bazen onun istediğini yaptığında her şey bir anda değişmiş gibi görünür. Seni över, takdir eder, hatta sana karşı daha yakın ve sıcak davranır. O an için şunu düşünebilirsin: “Demek ki sorun bendeymiş.” Ama bu değişim kalıcı değildir. Çünkü mesele senin ne yaptığın değil, onun bitmeyen ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç karşılandığında kısa süreli bir rahatlama olur. Sonra beklenti yeniden artar. Sen daha fazlasını verdikçe, sınırlar daha da genişler. Ve bir süre sonra kendini yine aynı yerde bulursun. Çünkü bu döngü, doyumla değil; sürekli artan beklentiyle çalışır.
Son Söz Belki de mesele bir narsisti mutlu etmek değildir. Mesele, onu mutlu etmeye çalışırken kendini kaybetmemektir. Çünkü bazı ilişkilerde ne kadar verirsen ver, asla yetmez. Ve bazen en sağlıklı karar, daha fazla vermek değil; kendini korumayı seçmektir.


